İki farklı zamanda geçen iki farklı hikâye okuyoruz. Her zamanki gibi Gerritsen’ın güzel kaleminden dökülen hikayeler. Biri günümüze daha yakın güncel ve Amerika’da geçerken, diğer hikâye de İtalya Venedik’te, II.Dünya Savaşı döneminde geçmektedir. 1930’lardan 2010’lara uzanan olay örgüsü ve birbirini etkileyen hikayeler. Her şey Julia’nın İtalya Roma’da bulunan bir antikacıdan aldığı kitap ve onun içinden çıkan el yazması besteyle başlamaktadır.
Tess Gerritsen’ın tüm eserleri beni oldukça tatmin etmiştir bu zamana kadar. Bu kitap da onlardan biri. Ahmet Ümit ile aynı tarzda yazdıklarını söyleyebilirim. Bu kitapta da bir yandan günümüzde bir hayattan hikaye dinlerken bir yandan da 1930’ların İtalya’sına gidip bambaşka bir hayatın gözünden dünyaya bakmaktayız. Burada asıl olan o zamanlardan günümüze kadar hikayelerin hiç ölmediği ve tarihsel ve siyasal bazı olayların ne kadar etkileyici, belirleyici ve değiştirici olduklarını görmemizi sağlamasıdır.
Sıradan bir hayat süren müzisyen Julia’nın İtalya seyahatiyle değişen ve tamamen yörüngeden çıkan hayatının hikayesi var burada. İnce bağlantılarla hikayeler arasında kurulan bağlantılar insanı hayrete düşürürken de içinde sürüklüyor. Julia’nın bulduğu eski müzik kitabı ve içinde hiç bilinmeyen kurşun kalemle yazılmış bir vals bestesi günümüz İtalya’sının gelecek faşist başbakan adayının karanlık yüzünü ortaya çıkarıyor.
Faşizm dünya tarihinin her zamanında siyaset sahnesine fırsatını buldukça ortaya çıkan ve insanların içindeki partizanlığı ve vahşeti ortaya çıkarmasını meşrulaştırdığını düşündüğüm bir akım olmuştur benim için. Bu faşizm bugün 30’lar ve 40’lardaki gibi net ve katı sınırlarla savunulmasa da günümüzde de ırkçı faşizm oldukça ön planda ve güçlü ve gelişmiş ülkelerin politika ajandalarında mevcut.
Hikayemize