Puan vermedi·303 syf.····Okunma: 15 Kasım 2025 22:23 Kitabı bitirdiğimde aklımdaki ilk düşünce, bu kitabın ne kadar rahatsız edici derecede 'gerçek' olduğuydu. Kitap, tek bir olay üzerine kurulu olduğu için inanılmaz akıcı. Okuması o kadar kolay ki reading slump dönemlerinde okunabilecek çerezlik bir kitap kategorisinde. Olaylar birbiri ardına geliyor ve bir bakmışsınız kitap bitmiş.
Kitabın merkezinde iki yazar "arkadaş" var. Biri, edebiyat dünyasının dahi çocuğu, Asyalı-Amerikalı ve inanılmaz başarılı Athena Liu. Diğeri ise onun tam zıttı; vasatlığıyla boğuşan, kıskanç ve başarıyı bir türlü yakalayamayan beyaz yazar June Hayward. Tüm serüven, Athena'nın trajik ve absürt bir kaza sonucu ölmesiyle başlıyor.
O gece Athena'nın evinde olan June, onun Çinli işçilerin hikayesini anlattığı bitmemiş başyapıt taslağını bulur ve bir anlık kararla çalar. İşte tüm kitap bu hırsızlığın etrafında dönüyor. Anlatım tarzı bence kitabın en vurucu yanı. Tüm hikayeyi hırsızlığı yapan June'un, yani birinci tekil şahsın ağzından okuyoruz. June o kadar "güvenilmez bir anlatıcı" ki, yaptığı hırsızlığı sürekli kendini haklı çıkaracak bahanelerle meşrulaştırmaya çalışıyor. Onun zihninin içinde olmak gerçekten sinir bozucu bir deneyim.
Okurken hep şunu düşündüm: Bu olanlar kurgu olamayacak kadar gerçekçi. Yayıncılık dünyasının iç yüzü, o acımasız rekabet ve kültürel sömürü o kadar net anlatılmış ki... Bu tür intihallerin ve "ilham" adı altındaki hırsızlıkların yazarlık dünyasında muhtemelen gerçekten yaşandığını düşünüyorum.
Sadece bir intihal hikayesi olduğu için değil, günümüzün başarı takıntısını, sosyal medyanın ikiyüzlülüğünü ve "kimin hikayesini kimin anlatabileceği" sorusunu yüzümüze çarptığı için okunmalı.