Kitap daha ilk sayfadan beni aldı, İtalya’nın o aristokratik, kurnaz ve tutkulu atmosferinin içine fırlattı. Zaten ben böyle romanları severim . Hem kader kokar hem ihtiras. Hem tarihi bir ağırlığı vardır hem de insanın göğsünde kendi ateşini uyandırır.
Fabrice’i okurken aklımdan sürekli şu geçti: Bu çocuk tam bir kaderin oyuncağı, ama yine de her adımında bir başkaldırı var. Klasik bir kahraman değil daha çok labirentin koridorlarında yolunu kaybetmiş bir Theseus gibi. Minotor’u devirmekten çok, kendi içindeki kıpırtıyı susturmaya çalışıyor. Bir yerde hüzünlü geldi bana bir yerde de “tamam işte, olması gereken bu” dedim. Çünkü insanın doğası böyle yarısında cesaret, yarısında şaşkınlık.
Clelia meselesine gelince… Orada kitap beni tamamen teslim aldı. İtiraf edeyim, en sevdiğim kısmı oydu. Böyle sessiz, dokunulmaz, gölgede parlayan bir aşk… Yasak, ketum, ama bir bakıyorsun iki insanın gözleri bir saniyeliğine birbirine çarpıyor ve dünya ters dönüyor. Ben böyle aşk anlatılarını severim; gevezelik yok, çığırtkanlık yok. Hissiyat ağır ağır, mermer bir zeminin üzerinde yürür gibi gelir.
Manastırın kendisi… Ah, orası zaten ayrı bir dünya. Dışarıdan bakınca bir inziva yeri gibi ama içeri girdiğinde politik bir mayalanma, görünmez bir güç savaşı, insanların kendi iç çatışmalarını taş duvarlara çarptıran bir yankı var. Benim için manastır bir kaçış noktası değil tam tersine yüzleşme yeri. İnsan orada kendiyle karşılaşır, suskunluğun aslında nasıl gürültülü olduğunu duyar.
Kitabı beğendim. Hatta bir süredir okuduğum en hoş dengelerden biriydi. Tarih, entrika, aşk, kader… Stendhal hepsini aynı tabağa koymuş, ama birbirine karıştırmamış. O yüzden roman hem hızlı akıyor hem de laubali değil. Hem tutkulu hem ağırbaşlı. Tam sevdiğim o eski dünya kokuşu var içinde ama hep bir adım sonrasına da göz kırpıyor.
Kısacası Parma Manastırı, benim içimde hem eski zamanların saygınlığını hem de geleceğe uzanan bir isyan nefesini uyandırdı. Ve evet… Clelia ile Fabrice’in o mahcup, tehlikeli çekimi hala zihnimde bir gölge gibi duruyor.