Jude, evli olmasına rağmen kuzeni Sue’ya duyduğu derin aşkın gölgesinde yaşıyor; her adımında toplumun ve sınıfın engelleriyle karşılaşıyor. Adsız Sansız Bir Jude ’un bütün hikâyesi, ait olamamanın kemikleşmiş hali. Yetim bir çocukolarak başlıyor hayata; “yüksek” bilgiye, üniversiteye, başka bir hayata ulaşmaya çalışıyor ama toplum onu sürekli dışarı itiyor. Hardy, neredeyse cerrah titizliğiyle sınıfsal kapıları nasıl sessizce kapattığını gösteriyor. Bunu yazarken okurun göğsüne o boğucu hissi yerleştiren asıl şey, Jude’un zekâsı ya da isteği değil; imkânsızlığın her adımda kendi ağırlığını artırması.
Hardy’nin tarzı çok keskin. Karakteri yargılamıyor ama asla elini de tutmuyor. Bütün acımasızlığı “dünya böyle işliyor” diye yüzüne vuruyor. İşte burada öne çıkan güçlü bir nokta var: Jude kişisel bir trajedi yaşamıyor; sistem onu doğrama tezgâhına kendi soğukkanlılığıyla koyuyor.
Jude —kendini içten içe ikiye bölen bir adam. Bir yanda inancın düzeni, öte yanda arzunun karanlık kıpırtısı. Bedeniyle ruhu savaş halinde; kendini eğitmeye, arınmaya, daha yüksek bir yaşama ulaşmaya çalışırken her adımda kendi iç çatlağına takılan biri.
Jude'un kuzeni! Sue —çelişkilerin kristali. Yakınlığı ister gibi durup ondan tiksinen, bir an doğru gördüğünü bir sonraki an günah sayan, mantığıyla duygusu arasında incecik bir ipek ipliğinde yürüyen biri. Toplumun kalıbına sığmıyor; yasalar ona işkence oluyor. Ve böyle bir işkence insanı ne hale getirir Hardy Sue'nun üzerinden haykırıyor: "Sen büyük bir hayalperestsin, Jude'cuğum. Aynı zamanda çok dokunaklı bir Don Kişot. Bazan da kendisini taşa tutarlarken Cennet'in kapılarının kendine açıldığına inanan Ermiş Stephen'sin. Ah zavallı arkadaşım, yoldaşım, daha çok acı çekersin sen!"
Ve unutmayalım! Jude'un karısı Arabella —Felaket duyarsız, ahlaksız, yüzsüz...
Hardy, Jude ve Sue'yu yan yana getirerek aslında bir şey anlatmıyor; bir şeyi teşrih ediyor. Dinin katılığı, evliliğin kutsiyet iddiası, yasaların bireyin duygusunu ezmesi… hepsi bu ikilinin çatışmalarında açığa çıkıyor.
Kitabı okurken bambaşka bir bakış açısı ile okuyabilmenizi sağlayacak bir anektod paylaşacağım: John Fowles ’un Fransız Teğmenin Kadını kitabından bir pasaj;
"Ama şimdi, İngiltere tarihinin bu bölümünde heyula gibi yükselen bir romancının gölgesi altında kaldım. Pandora'nın şu sözde cinsellik kutusu üzerindeki Victoria'nın orta-sınıf mührünü bozmaya çalışan ilk yazarın Hardy olduğunu hatırlayınca, kendisinin ve kendisinden bir önceki neslinin cinsiyet mührünü fanatikçe koruması insana oldukça ilgi çekici (ve tabi paradoksal) geliyor. Kuşkusuz buna hakkı vardı ve bu hak bakidir. Ama pek az edebi sır —bu ancak 1950'de ortaya çıkabildi — sır olarak kalmıştır. Bu ve bu bölümde sözünü ettiğim Victoria çağı köy hayatı, Edmund Gosse'un meşhur serzenişine cevap veriyor: "Tanrı Bay Hardy'ye ne yapmış da kalkıp mümbit Wessex topraklarından Yaradan'a yumruk sallıyor?" Atreidlerin bronz yumruklarını neden havaya Myceane'ye salladığını da sorabilirdi pekâlâ.
Egdon Heaht'in ardındaki gölgelere dalmanın yeri burası değil. Gayet iyi bilinen bir şey varsa, o da Hardy'nin yirmi yedi yaşında Londra'daki mimari eğitimini tamamlayıp Dorset'e döndüğü ve on altı yaşındaki kuzeni Tryphena'ya sırılsıklam âşık olduğudur. Nişanlandılar; Beş yıl sonra anlaşılmaz bir biçimde nişan atıldı. Tam olarak kanıtlanmasa bile, nişanın atılma nedeninin Hardy'nin gayet uğursuz bir aile sırrını keşfetmesi olduğu hemen hemen kesin: Tryphena kuzeni değil, gayri meşru üvey ablasının, gayri meşru kızıymış. Hardy'nin sayısız şirinde bunun ipuçları vardır: " Bahçe Kapısında", "Geri Dönmedi" ve "Ölümsüz Sevgili" bunlardan bazılarıdır; Son zamanlarda anne tarafında da bir sürü piç olduğu kanıtlanmıştır. Hardy'nin kendisi de "nikâhtan" beş ay sonra doğmuş. Sofular, Hardy'nin nişanı sınıf farklılığı yüzünden bozduğunu söylemişlerdir; yükselmekte olan genç bir asilzade olduğu için basit bir Dorset kızı ona göre değildi. 1874’te kendisinden daha yüksek sınıfa mensup biriyle evlendi: Felaket duyarsız Lavinia Gifford'la. Ama Tryphena müstesna bir genç hanımdı; Londra’daki öğretmen okulunu beşincilikle bitirerek, yirmi yaşında Plymounth’da bir okulun müdiresi olmuştu. Onları korkunç bir aile sırrının ayırdığını kabul etmek bizce daha kolay. Böyle bir sırrın varlığı bir bakıma iyi oldu; çünkü şimdiye kadar hiçbir İngiliz dehası böyle tek bir ilham perisine bağlı kalmamıştır. Bu bize, o muhteşem aşk ağıtlarını kazandırdı. Bize Tryphena'nın ruhunu taşıyan Sue, Bridehead ve Tess'i kazandırdı; Hardy yazdığı önsözde, Adsız Sansız bir Jude'u üstü örtülü bir biçimde ona adamıştır: "Romanın taslağı 1890’da... bir kadının ölümünün sonucu ortaya çıkan bazı durumlar üzerine şekillendi..." Tryphena o sıralarda başka bir adamla evlenmiş ve tam sözü geçen yılda ölmüştü. (S. 285-286) Sanırım anlatacaklarımdan daha etkili olmuştur bu pasaj.
Romanı yazarken Thomas Hardy ’nin çağının ahlak anlayışına meydan okuduğunu da unutmayalım. Kitap 1895 yılında yayımlandığında İngiltere’de linç edilmiş midir! Evlilik kurumuna yaklaşımı, arzunun doğallığını göstermesi, sınıf eleştirisi… Hepsi dönemin orta sınıfını rahatsız ettiği için kitap dini muhafazakârlar tarafından “ahlaksız” ilan edilmiş midir!
Yıl 2025. Kitap yayımlanalı yüz yılı aşkın zaman geçti, insanlar artık daha özgür ve rahat yaşıyor, ama Jude’un aşkı, arzusu ve hayalleri üzerine kurulu çatışmalar hâlâ geçerliliğini koruyor. Hardy’nin evlilik, din ve toplum eleştirisi, günümüz okuruna hâlâ yabancı gelebiliyor; çünkü sistemin, bireyin iç dünyasını şekillendirme ve bastırma gücü, zamana direnerek hâlâ hissediliyor. Bu yüzden Jude’un hikâyesi yalnızca döneminin değil, insan doğasının ve toplumsal yapının evrensel bir portresi hâline geliyor.
Çok teşekkür ederim 😊🙏. Okurken aklıma kazınmıştı, bir çok filmde ve kitapta Hardy’ye atıfta bulunuyordu Fransız Teğmenin Kadını’nı okuyunca hızlandırdım ve o çerçevede okumuştum. Her iki kitabıda keyifle okuyunuz📚🌿.