Martin Eden, benim için “çok çalışırsan her şey düzelir” masalının dağıldığı bir roman oldu. Başta, alt sınıftan gelip kendini yaza yaza var etmeye çalışan Martin’e hayranlıkla baktım; o açlık, o inat, o kendini dönüştürme çabası insana “ben de yapabilirim” duygusu veriyor. Ama sayfalar ilerledikçe, bu hayranlık yavaş yavaş yerini yorgunluğa ve hüzne bıraktı.
En çok beni sarsan şey, Martin’in tam zirveye çıkmışken içten içe çöküşe geçmesi oldu. Yıllarca peşinden koştuğu onayın, şöhretin ve kabulün, eline geçince bomboş hissettirmesi… Kendini var etmek için bu kadar uğraşan bir insanın sonunda kendi hayatından çekilmek istemesi, başarı kavramını kafamda ciddi ciddi sorgulattı. Demek ki mesele sadece “başarmak” değil; kimin için, ne uğruna ve kendini ne kadar kaybederek başardığın da önemli.
Ruth’a gelince… Onu okurken bir yandan anladım, bir yandan kızdım. Martin’i seviyor gibi ama asla tam anlamıyla yanında duramıyor. Sınıf farkı, beklentiler, “ne derler” kaygısı, sevginin önüne geçiyor. Bu da bana, bazı ilişkilerin duygudan çok konum ve statü taşıdığını hatırlattı.
Kitabı kapattığımda içimde ne tam bir umut, ne de tamamen umutsuzluk kaldı. Daha çok şu duygu vardı: Eğer kendimizi sadece dışarıdan gelecek onaya, alkışa ve “başarılı” etiketine göre kurarsak, bir gün kendi hayatımıza bile yabancılaşabiliriz. Martin Eden, tam da bu yüzden benim için “yutması zor ama gerekli” bir hikâye olarak rafımda yerini aldı.