Başta sadece bir grup çocuğun ıssız bir adada hayatta kalma hikâyesi gibi görünüyor. Hatta ilk sayfalarda insanın içinde hafif bir macera hissi oluşuyor. Ama sayfalar ilerledikçe o ada küçülmüyor; aksine insan zihninin karanlık tarafına dönüşüyor. Ve en rahatsız edici olan şey şu: Kitaptaki “canavar” aslında hiçbir zaman dışarıda değil.
William Golding, çocukları kullanarak yetişkin dünyasının küçültülmüş bir modelini kurmuş. Güç savaşları, korku politikası, dışlama, sürü psikolojisi, şiddet, iktidar arzusu… Hepsi var. Üstelik bunları yetişkin karakterlerle değil çocuklarla anlatması kitabı daha sarsıcı yapıyor. Çünkü insan ister istemez şunu düşünüyor:
“Demek ki kötülük öğrenilen değil, bastırılan bir şey olabilir.”
Kitap boyunca medeniyet ile ilkel dürtüler arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu hissediyorsunuz. Ralph düzeni, aklı ve toplumsallığı temsil ederken; Jack giderek kontrolsüz gücün ve içgüdünün tarafına kayıyor. Ve bir noktadan sonra insanlar düzeni değil korkuyu seçiyor. Bu kısım bana dünyanın birçok yerindeki toplumsal yapıları düşündürdü açıkçası. İnsan bazen özgürlüğü değil, güçlü görünen bir korkuyu takip etmeyi tercih ediyor.
En etkileyici taraflardan biri de şu oldu benim için:
Adadaki çocuklar aslında fiziksel olarak yalnız kalmıyor sadece; ahlaki olarak da yalnızlaşıyorlar. İçlerindeki vicdan sesi sustukça, birbirlerine yabancılaşıyorlar. Ve bu dönüşüm öyle bir anda olmuyor. Küçük tavizlerle başlıyor. İşte kitabın en gerçek tarafı da bu bence. İnsan zaten bir anda canavara dönüşmüyor; yavaş yavaş alışıyor.
Kitabı okurken sık sık şunu düşündüm:
Bugün bizi “iyi” yapan şey gerçekten karakterimiz mi, yoksa kuralların varlığı mı?
Çünkü Golding’in anlattığı dünya şunu söylüyor gibi:
Denetim ortadan kalktığında insanın içindeki karanlık ortaya