İzahı olmayan şeylerin mizahı olurmuş derler…”
İşte bu söz, Dubara Dubara’nın kapısını çalıp “Ben geldim!” dediği an. Çünkü bu kitap, açıklanamayan ne varsa hepsini kahkaha paketine sarıp önümüze bırakıyor.
Üniversite öğrencilerinin ev bulma çabasıyla başlayan hikâye, dakikasında “Ben sadece ev aramıyorum, hayatın tüm renklerini de birlikte getirdim” diyerek çığ gibi büyüyor.
Dipsiz Deniz… Hayalperestliği dillere destan ama esas bombayı gözlemleriyle patlatıyor. Dünyaya öyle bir bakıyor ki, bazen “acaba fazla mı hissediyorum?” diye düşündürüp sonra tekrar olayların içine atlıyor.
Yanında da Salih var: Bazen akıl hocası, bazen fren pedalı, bazen de “yapma Deniz… yapma…” tepkisinin canlı hali.
Dipsiz Deniz paldır küldür dalarken, Salih arka planda acil fren görevi görüyor, hemde :) başarıyla!
Derken Abidin geliyor ve üçlü tamamlanıyor.
Bir evin içinde hem kendilerini hem birbirlerini keşfederken, okur olarak biz de “öğrencilik denen şey gerçekten böyle bir yer miydi yoksa ben mi yanlış okudum?” diye güle oynaya hatırlıyoruz.
Yazar o kadar bizden bir dille anlatmış ki… Cepte para eksik, yürekte umut tam. Her sayfada “evet ya, tam da böyle” deyip kendi anılarımıza selam çakıyoruz.
Sonra sahneye Faysal Saysal giriyor…yan karakter gibi gibi gözükse de ama meğer adam resmen olayların koordinatörü!
Ardından Müjgan Rüjgan, Teoman Jetoman derken üçlümüzün kafası güzelce karışıyor:
“Haydaa… Biz nerelere düştük böyle?”
O mütevazı ev bir anda sanki sezon finaline hazırlanan bir dizinin setine dönüşüyor; her kapıdan yeni bir sürpriz çıkıyor.
Ama işin en tatlı yeri,
Yazar mizahı sadece güldürmek için değil, dostluğun sıcaklığını, hayata tutunma çabasını ve büyüme sancılarını göstermek için öyle güzel kullanmış ki…
Her karakter insanın bir yönünü temsil ediyor sanki: kiminde