Ustam ve Ben kitabını okurken kendimi sanki bir romanın içinde değil de, zamanın akışına karışmış bir ruh gibi hissettim. Sayfaları çevirdikçe, 1500’lerin İstanbul’u ağır ağır gözümün önünde canlandı; taş sokaklar, çarşıların uğultusu, camilerin kubbelerinde yankılanan sessizlik… Ve tüm bu görkemli dünyanın ortasında bir filin, Çota’nın, masum ve kırılgan kalbinin sıcaklığına dokundum.
Çota’nın hikâyesi benim için sıradan bir anlatı değildi.
Onu okurken içimde bir yer yumuşadı…
Sanki bir hayvanın değil, dünyanın yükünü sırtında taşıyan bir çocuğun hikâyesiydi bu. Yabancı bir ülkeden getirilmiş, insanların arasına bırakılmış, ama kalbinde hâlâ o sevgiye aç tazeliği taşıyan bir çocuk gibi…
Ve karşısına ustası çıktı.
Bir insanın bir hayvana böylesine sevgiyle yaklaşması, ona gözleriyle, elleriyle, sabrıyla öğretmesi… beni çok etkiledi. Usta-çırak ilişkisini hep insanlar arasında düşünürdüm ama bu kitap bana gösterdi ki bazı ruhlar birbirini dil olmadan da eğitebilir. Bazen bir bakış, bir dokunuş, bir sabır, bir sessizlik bir hayatı değiştirebilir.
Usta, Çota’ya yalnızca nasıl davranması gerektiğini değil, dünyayı nasıl taşıması gerektiğini de öğretiyordu.
Ve Çota da ustasını gözlerinin içine bakarak takip ediyordu.
Bu bağlılık, bu sadakat… içime işledi.
Bir hayvanın sevgisi bile bazen insandan daha temiz, daha duru olabiliyor diye düşündüm.
Hikâyenin arkasında bir dev daha vardı: Mimar Sinan.
Onun gölgesi, onun zekâsı, onun sabrı hep hissediliyor.
Her kubbesiyle, her kemeriyle, her yapısıyla bir dua gibi yükselmiş bir adam.
Onun dünyasına Çota’nın gözünden bakmak, beni tarihe karşı daha derin bir hayranlığa sürükledi.
Sanki taşlar bile nefes alıyordu Sinan’ın elinde…
Ve kitabı okurken şöyle düşündüm:
Bazen insanlar şehirleri değil; şehirler insanları büyütür.
Kitap ilerledikçe Çota’nın yaşadığı zorluklar, insan vicdansızlığı, kıskançlıklar, entrikalar beni zaman zaman içimden yaraladı. Bir filin bile kalbini kırabilen bir dünyanın içinde yaşamak… Evet, bu beni üzdü.
Ama Çota’nın sabrı, iyi kalpliliği ve her şeye rağmen içindeki o temiz ışık… işte o bana umut verdi.
Sonlara doğru, Çota’nın ustasına duyduğu derin sevgi, ustanın ona gösterdiği yumuşacık emek ve ikisinin arasında kurulan o görünmez bağ… içimde uzun süre dinmeyen bir sıcaklık bıraktı.
Sanki kitabı kapattığım anda bile Çota hâlâ yanımdaydı, o hüzünlü ve bilge gözleriyle bana bakıyordu.
Kitap bittiğinde içimde bir cümle dönüp durdu:
“İnsan olmak bazen bir hayvanın kalbine dokunabilmektir.”
Ve belki de bu yüzden, bu hikâye bana sadece geçmişi değil, kendi içimi de gösterdi.
Sadakatin, sevginin, ustalığın, sabrın ve iyiliğin ne kadar kıymetli olduğunu yeniden hatırlattı.
Bir filin kalbinde saklı bir dünyayı okumak ise bana şunu öğretti:
Bazen en büyük hikâyeler en sessiz varlıkların içindedir.