Yazar Grady Green’in karısı Abby, ardında hiçbir iz bırakmadan, gizemli bir şekilde ortadan kaybolur. Grady eşini bulmak için elinden geleni yapar, ancak çabaları sonuçsuz kalır. Abby’nin yokluğuna alışamasa da kariyeri için kitap yazmaya devam etmek zorundadır. Yayıncısı ona, ilginç bir teklifte bulunur. Böylece Grady, kendini üç aylığına İskoçya’nın ücra bir adasında bulur. Adada yirmi beş kişi yaşamaktadır ve hepsi de tuhaf insanlardır. Grady, zamanla bir karanlığa sürüklendiğini fark eder.
21. yüzyılın İngiliz romancısı Alice Feeney’i ilk olarak Ne Yaptığını Biliyorum kitabıyla tanımış, çok sevmiştik. Ardından ikinci kitabı Taş Kağıt Makas geldi, onu da en az ilki kadar bağrımıza bastık. Ancak yalan yok, üçüncü kitap Daisy Darker ortalığı biraz karıştırdı. Yani her ne kadar yazarla ilişkimi stabil tutmaya çalışsam da minnoş kalbimin kırıldığı zamanlar oldu maalesef. O nedenle dördüncü kitaba temkinli başladığımı belirteyim.
Kitabın kapağında Lisa Jewell’in ‘Gerçek bir şaheser’ yorumu var. Yahu Lisa seni severim sevmesine de bu talihsiz açıklamayı boşluğuna denk geldi diye yorumlamak istiyorum. Bir puana bakıyorum, bir kapağa bakıyorum. Yine bir puana, bir kapağa bakıyorum. Bir lafa bakıyorum laf mı diye, bir de söyleyene…
Kitaba dönelim; öncelikle karanlık ve depresif bir kurgu olduğunu söylemeliyim. Merakla sayfaları çevirsem de adeta bir karabasan gibi çöktü üstüme. Bir noktaya kadar elimden bırakamadım ama sonra küçücük bir kar tanesi yuvarlanarak koca bir çığa dönüştü. O güzelim gerilim atmosferi, distopik bir dünyaya evrildi sanki. Finaldeki sebep-sonuç ilişkisi de hoşuma gitmedi.
Alice Feeney, favori yazarlarımdan olmasa da yazım tarzını beğenirim. Kalemi teklemeden akar gider, kitabı açmanızla bitirmeniz bir olur. Ancak bu kitaptaki kaotik hava ve tekrar döngüsü fazla geldi bana. Daisy Darker’da da ne yazık ki bu havayı hissettirmişti. Dolayısıyla bu kitapta onun bir tık üstüne yerleşerek üçüncü sırada kendine yer bulabildi.