Seni hiçbir dünya telaşına değişmedim ben. Evlerin ve kalabalığın ağırlığını sana üstün tutmadım. Yoksulluğun acısından hafif bilmedim acını. Yenilen herkesin boğuntusuydu kaybolduğum uzaklık, yüzün her bulutlandığında. Nereye gidersem gideyim seni yürüdüm hep. Sevincini bir barış, bir bayram sabahı gibi taşıdım içimde. Sesine güvendim, gözlerine en çok yakışan o sürekli yaz ikindisine. Gökkuşağının altından geçen çocukların şımarıklığıydı, kâküllerini her araladığımda gövdemdeki ürperti. Ağzımdaki meneviş sendin insanlara şiirler okurken. Bütün öksüzlerin kederiyle baktım yüzüne, ne zaman geleceği düşündüysem. Bir haksızlığı haykıran herkese senin soluğunu verdim...
Acıdan kaçan, kimseye yük olmak istemediği için kendi içine gömülen, susarak güçlü kalmaya çalışan insanların hikâyelerini okurken kendimi çok gördüm. Şükrü Erbaş özellikle şunu çok net gösteriyor:
“Susmak sadece acıyı içeride büyütür.”
Hikâyelerin her biri bana şunu düşündürdü:
Hayatta kalmak bireysel; ama hayatta durmak kolektif.
Ve bunu en çok insanın insana değdiği yerler anlatıyor.
Kitabın dili hem yumuşak hem yakıcı; bazı cümleler insanı okşuyor, bazıları insanın içindeki en ıssız odaya gidip kapıyı açıyor. Ama hiçbir zaman yalnız bırakmıyor.
Zaman geçtikçe tekrar açıp okuyacağım bir kitap oldu .Son sayfayı kapattığımda içimde tuhaf bir rahatlama oldu. Sanki uzun süredir taşımaya mecbur kaldığım bir yükü biri omuzlarımdan sessizce almış gibi.