"Yaşamak", ana karakterimiz Fugui'nin hikayesi üzerinden 20. yüzyıl Çin'inin en büyük tarihsel olaylarına tanıklık etmemizi sağlıyor. Başta zengin, şımarık bir gençken, kumar yüzünden her şeyini kaybedip fakirliğin dibine vuran Fugui... İşte her şey ondan sonra başlıyor.
Bu romanın gücü, yazarın bize gösterdiği sarsılmaz insan ruhunda. Fugui, hayatının her köşesinde bir kayıp yaşıyor. Gerçekten de, bir insanın kaldırabileceğinden çok daha fazlasını... Ancak Fugui'nin en ufak bir isyanı, bir 'Neden ben?' feryadı yok. O sadece... yaşıyor. Bir sonraki güne uyanıyor, bir sonraki işi yapıyor ve sevdikleri için ayakta kalmaya devam ediyor. Bu kabulleniş ve basitçe hayatın akışına uyum sağlama hali beni inanılmaz etkiledi.
Yu Hua'nın anlatımı o kadar duru, sade ve duygusallıktan arınmış ki, anlatılan trajedinin ağırlığı katlanarak artıyor. Yazar, sizi manipüle etmeye çalışmıyor, gözyaşınızı zorlamıyor. Sadece Fugui'nin hayatını gözünüzün önüne seriyor ve "İşte hayat bu," diyor. Bu yalınlık, bende derin bir iz bıraktı. Çünkü biliyorum ki, hayatın kendisi de çoğu zaman böyledir; süslü sözler değil, sadece ardı ardına gelen olaylar.
Bu kitabı okurken, gerçekten de hayata bakışım değişti. Lükslerimizden, konforumuzdan çok daha fazlasının, yani hayatta olmanın kendisinin ne kadar büyük bir lütuf olduğunu hatırlattı. Fugui'nin hikayesi, bana her ne olursa olsun, bir şekilde devam etme gücünü, o en temel yaşama içgüdüsünü gösterdi. Bitirdiğimde, elimdeki kitaba uzun uzun baktım ve "İyi ki okumuşum," dedim.Sizlerde okuyun, okutturun efenim️