Roman, toplumsal ve tarihsel travmaların birey ruhunda bıraktığı izleri güçlü bir arka planla anlatıyor. Eleni’nin yaşadıkları, suskunluğu, toplumun baskısı ve adaletsizliğin yarattığı derin çaresizlik romanın en sarsıcı yönü. Yazar, bireysel acılar üzerinden bir dönemin karanlık yüzünü gözler önüne seriyor.
Hikâye yalnızca bireysel bir hayatı anlatmıyor; aynı zamanda dönemin atmosferini, toplumun karanlık yanlarını ve tarihsel belleği de yüzümüze vuruyor. Karakterlerin iç dünyası, çaresizlikleri, umut arayışları çoğu zaman beni rahatsız edecek kadar gerçekçi. Bu bakımdan psikolojik ve toplumsal bir roman olarak değerlendirilebilir.
Fakat edebi açıdan benim için oldukça eksik kaldı. Olaylar arasındaki geçişler çok hızlı ve sert; bazı hikâyeler bir anda bitip başka bir olaya atlıyor. Romanı edebi anlamda yeterli bulduğumu söyleyemem. Olaylar arasındaki geçişlerin çoğu zaman çok hızlı ve sert olması bende yüzeysellik hissi yarattı; bir sahne daha sindirilmeden başka bir sahneye geçildiğini hissettim. Ayrıca karakter sayısının fazlalığına rağmen bazı karakterlerin yalnızca üstün körü ele alındığını, çoğunun çabucak geçildiğini düşündüm. Anlatım dengesini zayıf buldum. Birçok olayın akıbetinin okurun hayal gücüne bırakılması da beni rahatsız eden unsurlardan biri oldu; çünkü bazı hikâyelerin yarım kaldığını, tamamlanmadığını hissettim.
Her okura hitap eden bir roman olduğunu da söyleyemem.
Romanın eksik bulduğum yönlerinden biri de: hikâyenin ideolojik ağırlığı bazı yerlerde kurgunun önüne geçiyor. Bazen bir roman değil de toplumsal-siyasi bir çığlık okuyormuşum hissine kapıldım. Ama bence yazar zaten bunu bilinçli yapıyor: rahatsız etmek, yüzleştirmek ve düşündürmek için…
Romanın en yıkıcı noktalarından biri Eleni’nin yaşadıklarıydı. Kendi evinde hizmet ettiği adam tarafından tecavüze uğraması, sonra aynı acının çocuğuna da yaşatılması… Bu sahneleri okurken içim parçalandı; ama beni en çok sarsan, Eleni’nin suskunluğuydu.
Bu sessizliği önce anlayamadım. Hatta kabul edemedim. Fakat biraz düşünüp içselleştirince gördüm ki:
Eleni aslında susmayı seçmiyor; susturulmuş bir toplumun içinde nefes almaya çalışıyor.
Bu yüzden Eleni’nin sesi, cesaret eksikliğinden değil; çaresizlikten, hayatta kalma içgüdüsünden ileri geliyor. Yazar da tam olarak bunu eleştiriyor:
> “Bu toplumda bazı çığlıklar duyulmaz; duyulsa da bir anlamı olmaz.”
Eleni’nin çocuğunun da aynı kaderi yaşaması ise romanda travmanın nesilden nesile nasıl aktarıldığını gösteren en ağır darbe. Bu noktada yazarın amacının “bireysel bir sapkınlık” anlatmak olmadığını anladım. Bence yazar, sistematik bir çürümeye, insanı değersizleştiren yapıya işaret ediyor.
Eleni neden direnmiyor? Ya da direniyor da direnme biçimi mi bize ters geliyor?
Okurken onun yerine ben tepkimi göstersem de
Eleni’nin susması, bağırmaması ya da karşı koymaması bana tamamen gerçek geldi; çünkü travma bazen insanın tüm bedenini kilitleyen bir hayatta kalma refleksi.
Ben bu sessizliği bir “zayıflık” değil, tamamen yazarın toplumdaki güçsüzleri nasıl ezildiğini göstermek için kullandığı bir eleştiri olarak görüyorum.
Eleni’nin sessizliği, karakterin değil toplumun ayıbı...
Hülasa: Roman, edebi bir derinlik taşıyor, güçlü toplumsal-eleştirel bir damar barındırıyor olsa da anlatımın bütünlüğünü zayıflatan hızlı geçişler, çok sayıda karakterin yüzeysel ele alınması, olayların bazı bölümlerinin okurun hayal gücüne bırakılması ve yer yer kullanılan ağız/şive yapısının okuma akışını zorlaştırması nedeniyle romanı edebi açıdan çok başarılı bulduğumu söyleyemem.
Her okura göre değil. Karakter derinliği, kurgunun zaman zaman ağır ideolojik yüke teslim olması gibi eksik yönleri olsa da beni sarsan, düşündüren bir roman oldu.
Selma Dolgun