Okurken fark ettim; bu kitap kendi icinde bir zaman tüneli degil, daha cok icimizdeki odalarin sifresiydi. Kimi hikayede soba delindi, kimi hikayede fotografcilik kadar ozenli yasamak vardi. Bazen Irfan’in yarim bir cocuklugu, bazen Harun’un usul usul tukenen umudu, bazen de Sinan ile Eda’nin askin karanliga maruz kalmis akislari…
Engin Akyurek, gundelik olanin icine saklanmis duygulari cekip cikarmakta mahir: soguk bir soba, vesikalik bir fotograf, sessiz bir odanin icinde unutulmus bir ask ya da hic kimseye anlatilmamis bir yorgunluk…
Bence bu kitapta en cok su hissi sevdim:
Insanlari sicak tutan seyler deliniyor, ama yine de yasam tam o delikten sizarak devam ediyor.
“Zaman degil, insan eskir; ama insan bazen eskimesini de sever.”