Lizbon Treni: Kayıp Bir Gizin Belirtisi
Pascal Mercier’nin Lizbon’a Gece Treni romanı, bir trenin karanlık bir gecede raylara dokunan metal sesi kadar sakin, ama bir insanın ruhuna çarpan yankısı kadar derin..
Eser, kendini kaybederken bulunmanın, varlığın durgun bakışla tanımlandığı o içsel boşluğun hikayesini anımsatır. İnsan bazen kendi hayatının ortasında, kendi eylemlerine ve düşüncelerine yabancılaşır; sanki yaşamın bize düşen küçük bir bölümünü yaşıyor, geri kalan koca kısmı karanlığa gömülü bırakıyoruzdur.
O karanlığa eğildiğimizde ise içimizde bir soru belirir böylece:
“Bütün bu olup bitenin neresindeyim?”
Roman, bu sorunun genişleyen yankısına değinir. Düşünce ve eylemin bir bütün olduğunu, insanın kendini yalnızca düşünerek kısıtlamadığı, kararlarıyla, kaçışlarıyla rastlantıya verdiği küçük teslimiyetlerle inşa ettiği ve fısıldayan bir değim hali ile anımsar.
Yaşamın yönünü değiştiren anlar genelde sessizdir; bir istasyondaki sıradan bir kalabalığın içinde alınan bir karar hali gibidir. İşte Gregorius’un rastgele bir anda trene binmesi, kaderin tesadüf maskesiyle insanın omzuna dokunduğu andır. Bu dokunuşun melankolik ağırlığı, romanın bütün satırlarında duyulur.
Lizbon burada yalnızca bir şehirden ibaret olmaktan çıkar. Böylelikle bilinmeyenin felsefi gölgesini duyumsar. Durgun bir şafak kızıllığıyla örtülü, geçmişin izlerini ve geleceğin belirsizliğini aynı anda taşıyan bir mekan..
Şehrin sokakları bir veda dile gelir; insanın kendine veda edişi gibi. Çünkü bir yeri terk ettiğimizde mutlaka bir kısmımız orada kalır ve yıllar sonra geri döndüğümüzde bu giz dolu anlar, gölgeler arasında bizi bekler iken, bir kasvet vurgusu ile yaşar.
Lizbon’a yapılan yolculuk bu yüzden aslında ruhumuza yapılan bir yolculuktur; yalnızlığın, arayışın, içsel sorgunun karanlık bir sesle yankılandığı melankolik bir iç dünyadan başka ne olabilirdiki..
Eser, bireysel arayışın içine toplumsal belleğin ağırlığını da yerleştirir. Otokrasinin gölgesinde yaşanan acılar, devrim düşüncesinin kaçınılmazlığı, diktatörlük ile bireysel vicdan arasındaki çatışma; hepsi insanın içindeki görünmez güç savaşlarının alegorisi haline gelir. Yaşamlarımızda da bize hükmeden görünmez otoriteler vardır: korkular, ertelenmiş cesaretler, bitmemiş cümleler, unutmaya zorladığımız geçmişler…
Bu ikilemlerin ortasında ihanetler bile bir ölüm sessizliği gibi çöker üzerimize; ister bir topluma, ister bir dosta, ister kendimize karşı olsun.
Her satırına sinen tutku ve yalnızlık, hayatın gerçek yönetmeninin tesadüf olduğunu hatırlatır. Tesadüf bazen zalimdir, bazen şefkatlidir, bazen de yalnızca bir randevu gibi belirsizdir. Gençlikte ölümsüz gibi yaşarız; zamanın dokunuşunu hissetmeyiz.
Eserin değimi gibi, oysa fanilik, bir gün tenimize ince bir kurdele gibi dokunur ve sonra hiç fark etmediğimiz bir anda sıkılaşır.
Bu fark edişin içerisindeki anın, insan üzerindeki felsefi ağırlığını bir trajedi gibi sunar.
Kelimeler romanın en güçlü damarlarından biridir. Bazen bir mürekkep gölgesi gibi akıp giderler, bazen tanrısal bir ses gibi yankılanırlar. Kayıt altına alınması mümkün olmayan duyguların, sürreal bir düşün bahçesinde büyüyen felsefelerin, yarım kalmış cümlelerin oluşturduğu devrik bir senfoni kurar.
Ve bu senfonide insan en sonunda yalnız kalır. Fakat bunda bir yokluk değil, sessiz bir başlangıcın ihtimali vardır. Lizbon’un kızıllığında saklanan umut gibi: melankolik ama yine de hafifçe ışıldayan, yorgun ama kararlı.
Geçmişin gölgesinde unutulanların izleri belirir; acıdan da, anlamdan da doğabilen yeni sezgiler çıkar karşımıza. İnsan, yolculuk ettikçe hem kaybeder hem bulur; hem terk eder hem geri döner..
Toplumsal hafızanın kırmızı karanfillerle bezeli isyanı, kişisel hafızanın kırılgan özlemleriyle birleşir. Dostluk, ihanet, korku, tutku, belirsizlik, devrim; hepsi insan ruhunun aynı sayfasında taşıdığı ağırlıklardır.
Tüm bu ağırlığın sonunda ortaya çıkan şey, sessiz bir yüzleşmedir: kim olduğumuz ve kim olamadığımız.
Lizbon’a Gece Treni, bir yolculuğun hikayesinden fazlasını anımsatır bizlere..
Ve insanın varlığının kırılma noktalarını ince bir mürekkep çizgisiyle anlatır. Hayatın yönünü değiştiren anların gösterişsizliğini, düşüncenin karanlıkta yankılanan adımlarını, kelimelerin tanrısal kudretini, zamanın unutturma ile hatırlatma arasındaki acı çekişmesini ve tüm bunların içinde insanın yalnızlıkla kurduğu o kaçınılmaz bağı görünür kılar. Sonunda geriye, Lizbon gecesinden kalan o yarım kalmış cümlenin melodisi ve yeni bir sayfa açabilme cesareti kalır...
(Böylelikle değimi,
şiirsel bir inceleme hazzı bırakır.)
Karanlığın Eşiğinde Usul Bir Veda
Belki de her yolculuk, geride bıraktığımız bir istasyonun sessizliğinde başlar.
Rayların karanlıkta uzayıp giden çizgisinde, söyleyemediğimiz cümleler, yarım kalmış cesaretler ve içimize gömdüğümüz eski benlikler durur.
Ve biz, kendimizi bulmak için çıktığımız bu yolculuklarda çoğu zaman önce kendimizi kaybederiz.
Belki de olması gereken budur; kaybolmadan kim olduğumuzu nereden bilebiliriz?
Lizbon’un nemli sis tasviri olan,
gece havasında yankılanan bir veda gibidir bu roman.
Kimseyi suçlamayan, kimseyi teselli etmeyen, ama insanın içindeki en kırılgan yere usulca dokunan bir veda…
Bir şehirden değil, bir benlikten ayrılış.
Bir zamanın içimizde bıraktığı tortuya son kez bakış.
Tren uzaklaşırken dünya küçülür; camda beliren yansımamız ise büyür.
Ve anlarız ki insan, nereye giderse gitsin aslında hep kendine doğru yol alır.
Karanfillerin solgun kırmızısında saklanan bir devrim, kelimelerin titrek ışığında bekleyen bir anlam, sessizliğin ağırlığında yetişen bir cesaret…
Sonunda geriye yalnızca şu kalır:
Yaşadığımız her şey, dokunduğumuz her an, unutmaya çalıştığımız her iz,
hepsi bizi bugünkü halimize taşıyan görünmez bir yol haritasıymış meğer.
Ve bu yolculuğun sonunda,
Lizbon’un kızıllığında,
belki de ilk kez kendimizi duyacak kadar sessiz kalırız.
Ve tren bir virajı dönerken,
tüm gece boyunca sakladığımız o ince hicapla fısıldarız:
“Gitmek, bazen kalmanın en ağır halidir.”
Ama yine de gideriz.
Çünkü insan, karanlıkta kaybolmadan
ışığa nasıl varabilir ki?
Nede olsa,
"Her ayrılık, geride bıraktığımız gölgenin rüzgarla dalgalanıp bize son kez el sallamasıdır;
Çünkü insan, yolun karanlık kavşağında kimseye değinmez,
kendi içinden sökülüp giden bir parçaya veda eder.
Ve o anda anlaşılır kılar;
Ayrılık, dışımızdaki bir kopuş değildir,
içimizde yankılanan kadim bir kırılmanın yankısıdır;
gölgemiz bizden uzaklaşırken,
hikayemizin bir sayfası daha sessizce kapanır ve böylelikle,
adına çoğu zaman sadece kader motifi adını veririz.."
Lizbon'a Gece TreniPascal Mercier