Yazıldığı yıl olan 1915’i düşününce, Burroughs’un hayal gücü gerçekten sınır tanımıyor. Dünya’nın merkezine açılan bir uygarlık hayal etmek; içine Megatherium’dan Hyaenodon’a, Rhamphorhynchus’tan adını ilk kez duyunca telaffuz bile edemediğim daha bir sürü türe yerleştirmek bambaşka bir cesaret. Ben de her yeni canlıda durup internete bakarak devam ettim; kitabın yarısı macera, yarısı mini belgesel tadında geçti.
Pellucidar’ın en vurucu tarafı, insanın “üstün tür” olma alışkanlığını tersine çevirmesi. Bizim hayvanlarına hükmeden tavrımız bu evrende yok; aksine insanlar savunmasız, güçsüz, av durumunda. Perspektif böyle değişince, “medeniyet”, “görev”, “Tanrı adına konuşmak” gibi büyük lafların aslında ne kadar yere göre değişen bir yanılsama olduğunu çok net görüyorsun. Bu ironi, yazarın dönemine göre fazlasıyla ileri görüşlü duruyor.
Serinin devamı olduğunu öğrenince merakıma yenilip ufak bir spoiler araştırmasına çıktım… Aramızda kalsın ama olayların ilerleyişini görünce daha da heveslendim.
Kitap bittiğinde ise şunu düşündüm: 1915’te böyle bir dünya kurulduysa, günümüz fantastik evrenlerinin çoğu aslında hâlâ onun gölgesinde dolaşıyor.
Kısacası Pellucidar, hem macera hem keşif hem de insanlık eleştirisi arayanlar için şahane bir kaçış tüneli. Dünya’nın merkezine inmiyorsun; aslında kendi bakış açının karanlık mağaralarına iniyorsun. Ve bu yolculuk düşündüğünden daha tuhaf, daha eğlenceli ve kesinlikle daha çarpıcı.