Gönderi

Gitmek isteyip kalmak, yaşamak isteyip katlanmak…
10/10
·128 syf.··
Beğendi
·
2025 39. kitabı
·
5 saatte okudu
·
Okunma: 04 Aralık 2025 23:06
Bu bir tiyatro oyunu ama bağır çağır olaylar değil. Daha çok içten içe çürüyen hayatlar, ertelenen umutlar ve konuşulamayan mutsuzluklar vardı. Büyük trajediler sessiz yaşanıyordu. En can yakan cümleler bile sakin söyleniyordu kitapta. Ben kardeşlerden en çok Olga’yı sevdim ve kendime yakın buldum. Şunu temsil ediyordu çünkü: Hayatın yükünü sessizce sırtlamış, sorumluluk yüzünden kendi gençliğini yaşayamamış, daha şimdiden yaşlanmış gibiyim diyerek aslında ruhen yorulmuş olmasının itirafını vermiş. Olga’nın Anfisa’ya yaklaşımı vardı ya, o sahne beni duygulandırdı. Olga orada sadece iyi bir insan değil, vicdanın vücut bulmuş hâli gibiydi. Herkes geleceğini düşünürken o, geçmişi unutmuyor. İrina… Tutunacak bir hayal kalmayınca insan bazen yanlış bir hayata bile yeter ki bir yere gideyim diye razı oluyor ya, İrina tam olarak o eşikte biriydi. O evlilik kararı aşk için değil, Moskova içindi. Maşa… İçi fırtına, dışı ketum bir karakter. Maşa’nın trajedisi şöyleydi: Ne kaçabiliyor, ne değiştirebiliyor, ne de yeniden başlayabiliyor. Yenge Nataşa ise çok iticiydi. Fazla uyumsuz, fazla görgüsüz, üç kız kardeşin o “asil, melankolik, hayalci” dünyasına göre fazla dünyevi duruyordu. Kendine ait olanı korurken başkalarının ruhunu hiçe sayabilen biriydi. Onu sevemedim o yüzden. *SPOİLİ KISIM* Doktor Çebutıkin’e çok üzüldüm. İnsan her şeyini kaybedince, en son umursamayı da kaybeder ya. O da bu sözün vücut bulmuş hâliydi. Teğmenlerin gidişi tam anlamıyla evin ruhunun da gitmesi oldu. Onlarla giden sadece askerler değildi. Umut gitti, neşe gitti, “Belki bir gün Moskova” hayali gitti. Ev bir anda daha sessiz, daha ağır, daha gerçek kaldı. İrina’nın evleneceği adamın ölmesi, İrina’nın kendini çalışmaya adaması… Oyunun en acımasız darbelerinden biriydi bu bence. Çünkü o evlilik aşk değildi, umut da değildi. Sadece bir çıkış kapısıydı ve o kapı daha açılmadan kapandı… Andrey’in bıkmışlığı ise ayrı bir trajediydi. Bir zamanların idealist genci sonunda borç içinde, kendi evinin içinde misafir gibi, karısının gölgesinde, kendi hayatının kenarına itilmiş biri oldu. En acısı da şuydu, o çöküş sessiz oldu. Kimse onun için büyük bir yas bile tutmadı. Maşa’nın iç sıkıntısı… O aslında aşkını da, mutsuzluğunu da en yoğun yaşayan karakterdi. Ama sonunda elinde kalan tek şey şu oldu: Sevdiğim adam gidiyor, kocam kalıyor, ben kalıyorum. Kocası Kulıgin’in o cümlesi “Ne olursa olsun karımsın, sana sitem etmiyorum.” bu iyi niyet değildi. Bu, iki tarafın da kaybettiği bir evliliğin sessiz kabullenişiydi. Ve Olga… Ve Olga’nın olgunluğu… Oyunun sonunda bana göre en ağır yük onun sırtına bindi. O hep ayakta kalan, hep toparlayan, hep olgun olan kişiydi. En sonunda da yine kız kardeşlerini, evi, hayatı sırtlandı. Ama kendi hayatı ne oldu? Yine ertelendi. Hepsi bambaşkaydı hepsi acı vericiydi. Her şey birer küçük ölüm gibiydi. Kimse büyük bir patlamayla yıkılmadı bu oyunda. Herkes yavaş yavaş alışa alışa çöktü. Kitaptaki Moskova hayali de aslında umut, anlam ve başka bir hayat arzusunun sembolüydü.
Edebiyat
Üç Kız KardeşAnton Çehov · Kızıl Panda Yayınevi · 20219,8bin okunma
·
117 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.