Karabibik i okurken, kuru bir hikayeye değil, sanki toprağın kendisine dokunuyorsunuz.
Nabizade Nazım, sadece bir karakterin hayatını değil, bir devrin, bir coğrafyanın ve köylünün çaresiz ruh halini resmeder. Karabibik, babasından kalan o birkaç dönümlük mirası kaybetme korkusuyla yaşayan, her nefesini o sınırlı toprak parçasının güvenliği için harcayan bir adamdır. Bu korku, eserin duygusal çekirdeğini oluşturur. O toprak, sadece bir geçim kaynağı değil, onun varoluşunun teminatı, onuru ve babasına olan son bağıdır.
Nabizade Nazım ın dili, kuru bir gözlemcilikten ziyade, o insanların iç sesini yansıtır. Karabibik'in sarı öküzünü kaybetme endişesi, yüzbaşıya olan borcunun ağırlığı ve en önemlisi kızı Huri'nin geleceği için duyduğu kaygı... Bütün bunlar, okuyucunun kalbine bir keder sızıntısı gibi yayılır. O, hayatını tarlada kazmaya, hasadı beklemeye adamış, büyük hayalleri olmayan, tek istediği güvenli bir yarına sahip olmak olan Anadolu insanının sessiz çığlığıdır.
Nabizade Nazım, dönemin romantik ve hamasi anlatımlarından sıyrılarak, o bölgenin yerel ağzını, yaşam tarzını ve gerçekçi sorunlarını olduğu gibi yansıtır. Bu samimi ve yalın gerçekçilik, eseri sadece edebi bir dönüm noktası yapmakla kalmaz, aynı zamanda ona zamansız bir hüzün yükler. Karabibik'in küçük hesapları, dar dünyası ve toprağa duyduğu fetiş düzeyindeki aşk, bize modern dünyanın karmaşasında bile hala var olan temel insan kaygılarının ne kadar güçlü olduğunu hatırlatır.
Karabibik, okuyucuyu alıp o tozlu tarlalara götürür, ter kokusunu ve çaresizliğin soğukluğunu hissettirir. Bittiğinde geriye kalan, sadece bir roman okumuşluk hissi değil, yoksul bir kalbin hüzünlü ritmini dinlemiş olmanın verdiği derin bir melankolidir.
⋆ ˚。⋆୨୧˚ TANRI TÜRK E YÂR OLSUN ˚୨୧⋆。˚ ⋆