Bu romanı bitirdiğimde içimde hem bir ağırlık hem de tuhaf bir umut kaldı. “Bekle Beni” yalnızca bir aşk hikayesi değil; aynı zamanda düşünce özgürlüğü uğruna verilen bir mücadelenin, bir direnişin, bir yalnız bırakılışın romanı.
Leyla ve Selim, ideallerin ve özgürlüğün bedelini bir anda keskin bir ayrılıkla ödemek zorunda kalıyorlar. Selim’in özgürlük tutkusuyla yanıp tutuşması, aynı anda kızına ve karısına duyduğu büyük özlemle birleşince hayat bambaşka bir ağırlık kazanıyor. Yine de bu kopuş, bu hüzün… ne içlerindeki aşkı öldürüyor ne de mücadele yolunda attıkları adımları durduruyor.
Roman boyunca bir duruşun, direnmenin ve dayanışmanın alt metni çok güçlüydü benim için. Selim’in kendine dönüşü, kendini ve hayatı sorgulayışı öyle içtenlikli ve insancıldı ki… bazen sayfaların arasında nefesi kesilmiş bir adamın iç sesini dinler gibi oldum.
Daha fazlası var: Livaneli, bir aşk ve kavuşma hikâyesinin içine Türkiye’nin siyasi gerçekliğini yerleştirmiş. Hem geçmişe hem bugüne ait izler var. Okudukça insanın insana muhtaçlığını, ama aynı insanın insana düşmanlığını, hoyratlığını, vicdansızlığını tüm çıplaklığıyla görüyorsunuz. Hayretle, bazen kızarak, bazen hak vererek…
Kitap boyunca hüzünlüydüm. Ama Selim’in dik duruşunu gururla okudum. Aşkın, düşüncenin ve onurun iç içe geçtiği bir hikâyeydi bu benim için.
Son sayfayı kapattığımda tek düşündüğüm:
“Ne olursa olsun, bazı bekleyişler insanı ayakta tutar.”