·184 syf.··Beğendi
···Okunma: 10 Aralık 2025 18:11 Kitaba başlamadan önce yazardan ve yasaklanma nedeninden bahsetmek istiyorum.
-Yazar Jose Mauro De Vasconcelos: 26 Şubat 1920 yılında Brezilya’nın Rio de Janerio yakınlarındaki Bangu bucağında dünyaya gelmiştir. Yazar oluncaya dek çeşitli işlerde çalışmıştır (modellik, garsonluk, antrenörlük vb.). Yarı Kızılderili yarı Portekizli bir ailenin çocuğudur. Ekonomik güçlük çeken ailesi onu okuması için Natal’daki amcasının yanına göndermiştir. Çeşitli hayaller kuran ve bu hayallerin peşinden koşmuştur. Yaşamı boyunca çeşitli işlerde çalışması kitaplarının alt yapısını oluşturmuştur. 1984'te yaşama veda etmiştir.
-Peki kitap neden yasaklandı?
Çocuğu yedinci sınıfa giden velinin, kitabı okutan öğretmene soruşturma açması ile 2013 yılında ülkemizde yasaklanmıştır. Açılan soruşturmanın nedeni velinin Türk kültürüne uygun olmadığı, müstehcen öğeler ve argo sözcükler içerdiğini düşünmesidir. Hüseyin Rahmi'nin Meyhanede Hanımlar kitabında da geçer "Bir şeyi yaymak mı istiyorsunuz yasaklayın." Yasaklanması ile beraber kitap uzun süre boyunca çok satanlar listesinde kalmış ve birçok kişinin okumasını sağlamıştır.
-Kitabımız 1968 yılında yayımlanmış, dram ve çocukluk romanı olarak geçmekte ve yazarın hayatından izler taşımaktadır.
-Kitap kalabalık, yoksulluk içinde yaşayan yarı Kızılderili yarı Portekizli bir ailenin dramını anlatır. Kitabımızın merkezinde evin beş yaşlarında olan sondan ikinci çocuğu Zeze vardır. Zeze; hayal dünyası geniş, okumayı tek başına öğrenecek kadar zeki, duygusal, meraklı, çalışkan bir çocuktur. Ama büyük bir eksikliği vardır: Sevgisizlik ve anlaşılamama. Okuldakiler hariç herkes onun haşarı, yaramaz, sürekli sorun çıkaran bir çocuk olarak görür. Yaptığı her yaramazlık için ailedeki herkes tarafından dövülen, etiketlenen (Şeytanın vaftiz edilmiş oğlu), eleştirilen ve küçücük omuzlarına sorumluluk yüklenen bir çocuktur. Okurken bir çocuğun tek başına bunlara katlanıyor olması, ailesinin özellikle onu hem fiziksel hem de psikolojik olarak istismar etmesi çok üzücü. Yaşadığı bu travmalar yüzünden onun üzerinde "Değersizlik hissi" oluşmuş ve kendini aşağılayan, yaşamayı dahi hak etmeyen biri olarak hissettirir. Ama bunları gören, onun sesini duyan ve anlayan pek kimse yoktur. Evlerinden taşınacak olmaları ile beraber yeni evlerine bakmaya giderler ve orada herkes kendisine bir ağaç seçer Zeze'ye ise kardeşlerinin seçtiği büyük ağaçlardan kalmaz. Evin arkasında kalan kendisi gibi daha fidan olan küçük bir şeker portalı ağacı vardır. İşte onun can dostu olacak ilk arkadaşı Minguinho'dur. Ailesinin oluşturduğu boşluğu onunla doldurmaya çalışır. Okuduğumuzda yaşadığı her şeyi anlattığı, danıştığı, sarıldığı, oyunlar oynadığı, hayaller kurduğu ve iyi olmak için kaçış noktası olarak kullandığına şahit oluyoruz. Hayal dünyasını sığınağı olarak kullanan bir çocuk): Bazı hayal kırıklığına uğradığı yerlere değinmek istiyorum. Noel gecesinde yiyecek ve içecek ekmek ve şaraplarından başka bir şey olmaması. Bunun ev ahali üzerinde sessiz ve hüzünlü his bırakması. Zeze bugünü "İsa'nın doğum günü değil de ölüm gecesiydi sanki" diyerek ifade ediyor. İçinde bunların olmasına rağmen hala umut barındırıyor ve pabuçlarını ona da hediye bırakılır umuduyla kapıya koyuyor ama sabah baktığında hiçbir şey olmadığını görünce hayal kırıklığı yaşıyor. Böyle yoksul bir babaya sahip olduğu için isyan ediyor ve babası buna şahit oluyor. Bu yaşta babasının kendisini affetmesi için Noel gününde boyacılık yapıp kendini affettirmeye çalışıyor. Yüreği bu kadar büyük bir çocuğun bunları yaşıyor olması insana acı veriyor. Bunları bir kurgu olarak değerlendirip üzülerek kenara çekilmeyi çok isterdim ama bunları yaşayan çok çocuk var yok sayılan, omuzlarına ağır sorumluluklar yüklenen, sevgi görmeyen, istismara uğrayan... Belki bizim içimizde de vardır böyle çocukluklar yaşayanlar... Kendinden küçük kardeşine ilgi gösteren kendisine yapılanları ona, ileride kendi çocukları olursa yapmayacağına dair sözler veren, ağabeyi istediği diye kavgaya karışıp dayak yiyen koca yürekli bir çocuk. Onu evde en az döven annesi, en çok anlamaya giren ise Gloria adındaki ablası. Hepimizin hayatta olduğumuz müddetçe anlaşılmaya ihtiyacı vardır ama buna en çok da çocukken ihtiyaç duyarız. Büyüklerin uydurduğu bir masal dünyasında yaşar, büyüyünce kandırıldığımızı anlarız. "İnsan doğumundan önce babasını seçemez (syf, 169)." Doğumundan önce seçemediği biyolojik babası onu hiç anlamadı, ona sevgi gösteremedi, uğradığı haksızlıklar sonucu onu dinlemedi, kimi zaman haksız yere onu dövdü. Acı olan onun o küçücük bedeninde babasını anlayacak kadar büyük bir yürek taşımasıydı. Babasıyla oluşmayan bağı yeniden inşa edebileceği biri karşısına çıkar. Portekizli Manuel Valadares. Zeze içinse Portuga. Başlarda arabasında yarasa oyunu oynarken yakalanıp hırpalandığı bu yaşlı adamı düşman olarak görür hatta onu öldürmek ister:) Rahatsızlanması sonucu onun arabasına binmesi ile beraber arkadaş olmaya karar verirler. Portuga ona gerçek sevgiyi, şefkati vermiş, dünyanın düşündüğü kadar kötü bir yer olmadığını öğretmiştir. Kendi babasıyla geçirebileceği vakitleri onunla geçirmiş ve onu babası olarak görmüştür, Portuga'da Zeze'ye hayran kalmış onu kendi evladı olarak görmüş ve aralarında manevi bağ kurulmuştur. Kan bağının değil can bağının ne kadar kıymetli olduğuna şahit oluyoruz. Süreçte yaşadığı tüm olayları Portuga'ya anlatır, Portuga'da ona yaşadıklarını anlatır. Doğan Hocamın tabiri ile çocuğu adam yerine koyar, sohbet eder. Bu onun varlığını güçlendirir ve hayatla, insanlarla bağ kurmasını sağlar. Gün gelir büyük bir olay olur. Bu olay sonucunda manevi babasını kaybeder ve yüreğinde tek hakiki bağ kurduğu iki varlıktan birini kaybeder. Bunun sonucunda hasta olur ve yatağa düşer. Zayıflar, ölecek hale gelir. Bu zamana kadar onu yok sayan ailesi, komşuları ziyaretine gelir ve yokluğundan yakınırlar. Ailesi onun neden bu hale geldiğini dahi anlamaz. Sebebini belediyenin yol yapmak için şeker portakalı ağacını ezip geçecek olması olarak bilir. Hasta olduğu zaman şeker portakalı çiçek açar ve o çiçeği görünce Zeze onu da artık kaybettiğine inanır. İkisi de artık büyümüş ve hayatın acısını keşfetmiştir. Bir daha bitmeyecek bir acıyla hem de. Onunla babası ilgilense de kucağına alsa da onun varlığını sorgular "Beni dizlerine oturtan bu adam ne istiyor? Benim babam değil o. Benim babam öldü. Mangaritaba (tren) onu öldürdü." Nesnelerin gerçekliğinden kopup hayatın gerçekliğiyle yüzleşmek hepimizi bir zamanlar üzdü. Onu da üzdü ve içinde umutsuz bir sevgi taşıyan birine dönüştürdü. Zeze'nin öğretmeni ile olan ilişkisi beni çok etkiledi. Onun masasında diğer öğretmenlerle kıyaslayınca neden çiçek olmadığını düşünmesi, ona bahçeden çiçek çalıp getirmesi. Sırf mutlu olsun diye. Duyguları ne kadar kuvvetli bir çocuk olduğuna burada da şahit oluyoruz. Kitapta Zeze'nin yanında evin diğer üyelerine de çeşitli sorumluluklar verilmiş. Anne sırtında fıtık olduğu halde çalışan haftada tek pazar günü evde kalan birisi. Evin ekonomik tüm sorumluluğu anne üzerinde. Bu anneden eve geldiğinde ya da tatilinde çocuklarıyla ilgilenmesini beklemek bana pek gerçekçi gelmiyor açıkçası. Bu yüzden anneye kızdığım tek nokta Zeze'ye şiddet uygulaması olmuştur. Babanın ise önceki işinden kovulması sonucu işsizlik psikolojisine girmesi ve kendini suçlu hissetmesi. Bu durumu yaşayan bir babanın evlatlarına yansıtmaması maalesef pek mümkün olmuyor. Evde Gloria'da on beş yaşlarında bir çocuk ama ona da yaşının üzerinde büyük sorumluluklar verilmiş. Evin annesi olmuş bir çocuk. Lala'da fabrikaya girip çalışmak zorunda kalmış. Yani evde genel anlamda yoksulluğun getirdiği bir çaresizlik var ve insan temel ihtiyaçları merkezde olunca maneviyatı önemseyemiyor maalesef. Bu durumun yaşanmasının hem sistemden hem de aileden kaynaklanan faktörleri vardır. Zeze'nin içindekileri yaşamak istemesi, yaramazlıklar yapması vb. yaşına uygun davranması ailenin gözüne batıyor. Çünkü bunların olması onlar için yeni bir sorun demek. Kitap boyunca bir kez olsun anne ve babanın Zeze'ye okuldaki durumunu sorduğunu, başarısını takdir ettiğini görmüyoruz. Halbuki bunların yapılmasının, çocuğun öz güvenin artmasının tam yaşı. Sosyal eşitsizliğin kırılganlığını, eziyetini yaşayan çocukların temsili Zeze.
-Kitap bir çocuğun gözünden anlatılıyor ama yetişkin farkındalığı taşıyor. Sade, anlaşılır, empatik, masum, kimi yerlerde şiirsellik hakim. Okurken güldüğüm de ağladığım da kendimi örtüştürdüğüm de yerler oldu. Benim için çok güzel bir kitaptı. Ailem, çevrem ile kurduğum bağların ne üzerine kurulduğunu, sağlıklı olup olmadığını ve üzerimdeki etkisini düşündürdü. Sadece elimdeki basım 2009 basımı içinde bazı yazım hataları vardı. Onun dışında yetişkin, çocuk fark etmeksizin önerebileceğim kitap. Hepimiz gerçeklerin farkındayız ama anlamamış olabiliriz. Bir çocuğun yüreğine dokunan, anlayan insanlar olabilmek temennisiyle.
Kitaptan Bana Kalanlar:
-Sevgi en güçlü bağdır.
-Olgunlaşma belirli bir yaşta olmayı gerektirmez.
-Önemli olan kan bağı değildir, can bağıdır.
-İnsan hayal dünyası ile her türlü yolculuğa çıkabilir.
-Ailesi insanın anavatanıdır.
-Sevmek, sevilmek insanı iyileştirir.
-Bazen nesneler gerçek canlılardan daha büyük anlam ifade edebilir.
-Büyüdükçe insan masumiyetini yitirir.
-Çocuklar hatta yetişkinler bile sevilmek için dikkat çekici davranışlar sergileyebilir. Ben de buradayım farkında mısın?
Kitapla, çocukların masumiyetiyle kalın!