Özdemir Asaf ne güzel tanımlamış:
Bugünün yalnızlığı süratten, büyütülmüş seslerden, kısaltılmış mesafelerden, alçalmış yüksekliklerden, sığlaştırılmış derinliklerden, gözleri kapanıncaya kadar değil, kapandıktan sonra da takip eden buluşlardan koparılmış bir yalnızlıktır.
İçimdeki böcek ilk darbeyi yalnızlıktan yemişti; Uzun zamanlar yalnızlık hakkında fikrim olduğunu sanırdım, okuduklarım ve o güne dek yaşadıklarım sanrımı destekliyordu. Fakat gerçek yalnızlık... bir dağ başında unutulmuş, hayattaki bütün gerçeklerle baş başa bırakılmıştım. Etrafımda insanlar dolaşırken yaşadığım içsel bir yalnızlıktan bahsetmiyorum; Bahsettiğim gerçek bir yalnızlık. Üstelik yaşıyorken, hapsedilmemişken, onca sevenim varken... o dağ başında, kaç gece bir dost selamı hasretiyle kıvrandım... kendi cehennemimde yandım, kül oldum, hem de binlerce gece! Bazı günler pes ettim. Fakat sonra bu yalnızlığın bir cehennem değil, armağan olduğunu anladım. Bununla yaşamayı kabullendim. Bu kabullenmeyle beraber, içimdeki böcek, dışarıya bir adım daha yaklaştı.
(Bir öykümde yazmıştım)
Yalnızlık, insanın kendi kendine sarılıp “Ben varım ya ben!” demesi gibi bir şey.
Ama sarılırken de “Oğlum keşke biri bana sarılsa daha iyi olurdu sanki” diye düşünmesidir aslında. Garip bir şey işte 😂