Yazarın okuduğum ilk kitabı oldu ve kapağını kapattığım an "İyi ki bu eserle başlamışım" dedim. Fakir Baykurt’un o duru, su gibi akan, abartıdan uzak ama bir o kadar da güçlü diline hayran kaldım. Anadolu’nun o samimi ama bir taraftan da hüzünlü atmosferini öyle güzel yansıtumış ki, okurken kendimi Mustafa Güzelgöz’ün o heyecan dolu mücadelesinin tam içinde buldum.
Kitap, cehaletin çorak bıraktığı topraklara kitaplarla, bilgiyle hayat götürmeye çalışan idealist bir kütüphanecinin hikayesini anlatıyor. Fakat sayfalar ilerledikçe anlıyorsunuz ki bu sadece bir adamın hikayesi değil halkın uyanmasından, kadınların ve çocukların okuyup sorgulamasından korkan zihniyetlerin zamansız bir savaşı.
Özellikle kitaptaki, "Halkın karanlıkta kalmasını isteyenler, araç olarak dini her zaman her işe kattılar." cümlesi beni kelimenin tam anlamıyla sarstı. Bu satırları okurken, takvimler değişse de bu coğrafyada bazı gerçeklerin ne kadar aynı yerde saydığını, dünün engelleri ile bugünün o tanıdık gerçeklerinin nasıl birbirine benzediğini derinden hissettim.
Yazarın kaleminin gücü de burada saklıymış; onlarca yıl öncesini anlatırken bile bugünün aynasını tutabiliyor elinizde. Her şeye rağmen bilginin ulaştığı her yerde hayatın yeniden yeşereceğine dair o asil umudu içime aşılayan, ilk kitabımdan bana kalan çok derin bir iz oldu. Kalemiyle ilk defa tanıştığım Fakir Baykurt, bendeki yerini çoktan ayırttı bile.
Eğer siz de bu coğrafyanın köklerine inmek, o asil ve umut dolu mücadeleyi ruhunuzda hissetmek isterseniz, bu kitaba mutlaka hayatınızda bir yer açın. Herkesin yolunun bir gün bu Eekli Kütüphaneciyle kesişmesini canıgönülden tavsiye ederim.