Bir yeniden keşif yolculuğu
9/10
·412 syf.··
Beğendi
·
2025 204. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 11 Aralık 2025 23:50
Bir kitabı tekrar okuma alışkanlığım olmamasına rağmen bu eseri ilk okuduğumda anlamam gerekenleri tam olarak fark etmediğimi, tekrar okumam gereken bir kitap olduğunu hissederek yeniden okudum. Mercier kitap boyunca varoluşsal yükü ve yaşanmamışlık potansiyelimizi sürekli sorguluyor. Kitap boyunca hayatımızın bütünlüğünü, ne kadar küçük bir anda yaşadığımızı, zamanın ve özgürlüğün yükünü hissetmemizi sağlamaya çalışıyor: "İçimizde olanın ancak küçük bir kısmını yaşayabiliyorsak – gerisine ne oluyor?" (s.22) “Özgürlüğü açısından tüy gibi hafif, belirsizliği açısındansa kurşun gibi ağır onca zamanı nasıl kullanmalıydık?" (s.57) Varoluşsal sorgulamaları seven biri olarak bu eser tam da ihtiyacım olan içgörüyü sağladı. Anlatının temel gücü, kimliğin durağan değil sürekli bir arayış süreci olduğunu göstermesi. En çok etkilendiğim felsefi ikilem, kendimizi ne kadar inşa edebildiğimizi aynı zamanda da kimliğimizin ne kadar başkalarıyla ilintili olduğunu düşündürmesiydi: "Kendini anlamak: Bu bir keşif midir yoksa bir yaratış mı?" (s.345) "İnsanın kendisini tam anlamıyla kavrayabilmesinin en iyi yolunun, bir başkasını tanımayı ve anlamayı öğrenmek olması mümkün müydü?" (s.96) Kitabı yeniden okurken aynı adlı filmini de eş zamanlı izledim. Bu sayede, hikayenin atmosferini ve derinliğini görsel olarak deneyimleyebildim. Kitap, sadece içe dönük değil aynı zamanda dış dünyanın beklentilerine karşı isyanı da destekliyor. Kendimizi başkalarının beklentilerinden özgürleştirme isteğimizi yer yer ifade ediyor: "Yaşamak istemediğim bir başka dünya daha var: Bedenin ve bağımsız düşüncenin kötülendiği, başımıza gelebilecek en iyi şeyin bile günah diye damgalandığı bir dünya." (s.162) Filmdeki bana göre en iyi sahne ise kitabın sayfa 161-165’te geçen mezuniyet konuşması bölümüydü. Bu sahne, yukarıdaki alıntının taşıdığı düşünce özgürlüğü ve bireysel isyan temasını zirveye taşıyor. Ayrıca, hayatımızdaki seçimlerin temelinde yatan yalnızlık korkusunu sorgulaması beni çok düşündürdü: "Yaptığımız her şeyin yalnızlık korkusundan yapıldığı doğru mu? ... Hayatımızın sonunda pişmanlık duyacağımız her şeyden vazgeçmemiz bu yüzden mi?" (s.314) Filmin nitelikli bir uyarlama olduğunu düşünüyorum. Vakti olan ve bu yoğun varoluşsal temaları seven herkese, kitabın paralelinde ilerleyen filmi de izlemesini kesinlikle tavsiye ederim. Filmin finali kitabın sonuyla aynı çerçevede bitmiyor. Yönetmen, kitabın felsefi ve içsel yolculuğuna paralel kalsa da hikâyeye daha farklı, yeni bir duygusal çözülme ve son dokunuş katmayı tercih etmiş. Filmin finalindeki bu sanatsal farklılıklara rağmen eserin özündeki değer değişmiyor. Bu, bir yolculuk kitabı olmaktan öte, insanın kendi içindeki bilinmeyen coğrafyaları keşfetme rehberi gibi. Kendini arayış, varoluşsal sorgulama ve hayatın anlamını yeniden tanımlama ihtiyacı duyan herkesin, doğru zamanda mutlaka okuması gereken bir eser. Pascal Mercier Lizbon'a Gece Treni
Lizbon'a Gece TreniPascal Mercier · Sia Yayınevi · 20212,193 okunma
·
906 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Şu kitabı bin kere görsem dönüp bakmazdım normalde. Kapağından ve isminden öylesine bir romandır herhalde diye düşünürdüm. Kendini anlamak hem keşiftir, hem yaratım. İnsanın doğru bir öz duyuma, iç görüye sahip olabilmesi için kişisel özelliklerini üzerine koyduğunda okunabilecek bir zemin, bu zeminin kriterlerinin mukayese yoluyla oluşmasını sağlayacak başka insanlar, değerler, iyi ve kötü örnekler, başarısızlıklar, yakınlıklar vs. olması gerekiyor ki bir anlam kazanabilsin bence de. Tüm her şey beyaz ise eğer beyazın bir tanımı yapılamayabilir veya ayırt edilecek bir özelliği kalmamış olur. Ama yazar bunu sormadan önce direkt olarak bu şekilde aklıma gelen bir soru olmamıştı gerçekten. Yaşanamayan onca potansiyel ne oluyor? Ya zamanla soluklaşıyor ve yerini diğer olasılıklara teslim ediyor ya da şekil değiştirerek daha mümkün olabilecek bir forma evriliyor. Beyindeki kullanılmayan alanlar, kullanılmayan patikalar misali silikleşiyor ve başka şeylerle kaplanıyor; ki onlar da bir süre sonra değişime uğruyor. Theseus'un gemisi gibi yıllar içinde aslında bambaşka bir varoluş haline dönüşüyoruz. Ama insan içinde sonsuz olasılık barındırırken onlardan yalnızca birini yaşıyor. Dönüp dönüp geriye sarabilse ve her şeyi deneyebilse şu an olduğu kadar eşsiz deneyimleyemezdi hayatı. Hayatın tek atımlık bir kurşun olması ve sadece zamanın ileri yönündeki kısmi değişikliklere açık oluşu, onca çılgın olasılığa rağmen öyle değil de bu şekilde yaşanmış olduğu düz çizgiyi anlamlı kılıyor. Yani gerisine ne oluyor? Bunu bilmiyor olmak zaten içinde bulunduğumuz yaşantıyı güzel yapan. Tüm olasılıkları tek tek yaşasaydık yaşamamış olmayı dilerdik belki de. Farkındalık yaratan güzel incelemeniz için teşekkürler.
Dilek Bilgin
Gönderi Sahibi
Bu oldukça derinlikli yorumunuz için çok teşekkür ederim. Kitabın ilk izlenimdeki yanıltıcı sadeliği konusunda haklısınız. Ama içerikte oldukça nitelikli bir varoluşsal yoğunluk taşıyor emin olun. “Kendini Anlamak, keşif mi yaratım mı?” konusundaki karşılaştırmanıza katılıyorum. Sizin de dediğiniz gibi her şey beyaz olsaydı beyaz kelimesinin tanımı anlamsız olurdu. Kavramları zenginleştiren onların zıtlıklarının olmasıdır. İnsan da ancak diğer insanlar, başarısızlıklar, değerler karşısında anlaşılır hale geliyor. Yaşanmamış potansiyele dair Theseus’un Gemisi hatırlatmanız oldukça etkileyici bir benzetme olmuş. Gerçekten de kimliğimiz sürekli değişen parçalardan oluşuyor. Biz de o geminin tahtaları gibi zamanla değişip bambaşka varoluşa evrilip duruyoruz. Hayatın tek atımlık kurşun olması ve yalnızca ileriye akıyor olması bence de zamanın neden bu kadar değerli olduğunu açıklamak için tamamen yeterli. En basit örnek zamanda yolculuk filmlerini düşününce bile geriye sarıp her şeyi deneyebilecek olsaydık tıpkı o film kahramanları gibi yaşamamış olmayı dileyecek kadar bıkkın olurduk. Bu da kitabın içeriğindeki tespitle yani ölümsüzlüğün cehenneme dönüşmesi fikriyle örtüşüyor. Bilmemek, yaşayamadığımız potansiyelin silikleşmesini kabul etmek varoluşumuzun bir lütfu sanırım. Yorumunuzu okumak da yanıt vermek de oldukça keyifliydi. Katkınız için tekrar teşekkürler.