·416 syf.····Okunma: 11 Aralık 2025 00:00 Yalnızız, 1950’de Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilmiş, 1951’de de kitap olarak basılmış bir Peyami Safa romanı. Temelde üç bölümden oluşan romanda farklı anlatım teknikleri, bakış açıları ve anlatıcılar bir arada kullanılmış.
Romanın en büyük başarısı derin ruh tahlilleri ve farklı bakış açılarının bir arada kullanılması diyebilirim. Peyami Safa’nın topluma, bilime, metafiziğe, felsefeye, estetiğe, eğitime ve her şeyden öte insana olan bakışına dair birçok detay, romanda kendisine yer buluyor. Bunca konu zenginliği içerisinde romanın merak unsurunu da oldukça canlı tutan Safa, zaman zaman kahramanların gözünden birinci kişili bir anlatım tercih ederken bazen de onları dışarıdan bir göz olarak üçüncü kişi ile anlatmış.
Romanın temel çatışması şüphe ve yalan üzerine kuruludur. Romanda olaylar 1950’li yılların başında geçer. Bu olaylar da İstanbul’un çeşitli semtlerinde yaşanır. Romanda ele alınan aile, Yeşilköy’de bir konakta yaşar. Biz, bu ailenin iç çatışmasına tanık oluruz. Konağın sahibi Mefharet, iki kardeşi ve iki çocuğuyla yaşar. Asıl olay örgüsü ise Mefharet’in kardeşi Samim üzerinden ilerler. Diğer kardeş olan Besim ise romana renk katan, Samim ile oldukça zıt bir karaktere sahiptir. Samim çok düşünen, sorgulayan, yazan, insan ilişkilerinin farklı boyutlarını gören ve hissetmeye çalışan, derinlikli bir karakterdir. Besim ise hayattan sadece zevk almaya bakan, muzip, en büyük hevesi yemek yemek olan daha sığ bir karakterdir. Mefharet ise kardeşlerinden apayrı, evhamlı bir tip olarak karşımıza çıkar. Mefharet’in iki çocuğu vardır; Selmin ve Aydın. Aydın romanda pek bahsi geçen bir karakter olmayıp romanda bir ara hastalığı sebebiyle gündeme gelen bir karakterdir. Selmin ise romanın özellikle ilk yarısında Samim kadar önemli bir karakter olarak karşımıza çıkar.
Romanın temel çatışması yalan üzerine kuruludur, demiştim. Yalanın çıkış noktası da Selmin’dir. Nişanlısı Ferhat ile olan ilişkisine annesi Mefharet izin vermediği için hamile olduğu yalanını uydurur. Kimden hamile olduğunu da söylemez ve annesini şüpheye düşürür. Annesi de ilk iş olarak dayılarından şüphelenir. Şüphesini kısa süre içerisinde Samim’de yoğunlaştırır.
Peyami Safa, romanlarında aile içindeki yozlaşmayı, ahlaki çöküntüyü cesur bir şekilde anlatan yazarlarımızdandır. Bu romanda da kızının dayısıyla bir ilişkisinin olabileceğini hatta ondan hamile bile kalabileceğini düşünebilen bir anne karakteri kurgulamıştır. Bu konuyu Besim’le de konuşan anne, şüphelerini temellendirebilmek adına Samim’in yazdıklarını karıştırır. Bu defterde okuduklarını kızı Selmin’e yorar. Daha sonra kızını da çok defa sıkıştırır ancak kızının ağzından laf alamaz. Sonunda Selmin bebeğin kimden olduğunu söyleyecektir fakat yalan söyleyecektir. Tabii sadece isim konusunda mı yalan söyleyecektir, onu da okuyanlara bırakıyorum.
Romanın olay örgüsünü tek tek anlatmak istemiyorum. Bu başlangıçtan sonra olaylar farklı yerlere gitse de aslında temelde bu aile içi çatışmalar romanın merkezidir. Bir süre sonra Samim’in o hatıra defterinde bahsettiği kadının Selmin değil de sevgilisi Meral olduğunu öğreniriz ve romanın akışı Meral’e doğru kayar. Meral’in abisi Ferhat, Selmin’le nişanlıyken Meral’in de Samim’le bir ilişkisi vardır. Yalnız Samim-Meral ilişkisi toplum normlarına pek uygun bir ilişki değildir zira Samim, Meral’in neredeyse babası yaşındadır. Bununla da yetinmeyiz, yıllar öncesinde Samim’in Meral’in annesi olan Necile Hanım’la da bir ilişkisi olmuştur. Buradaki asıl gizem ise acaba Samim’in sevgili olduğu Meral, onun kızı mıdır? Romanın ilerleyen bölümlerinde Samim, bunun mümkün olmadığını söylese de romanda cevaplanmayan en büyük sorulardan biri de budur.
İşte bu çarpık ve yalanlar üzerine kurulu ilişkiler, toplumsal baskılar, Batı özentiliği, ahlaki yozlaşmalar Samim-Meral, Ferhat-Selmin ilişkileri üzerinden anlatılır. Romanın yarısından sonra da romana, romanın belki de bütün akışına direkt etkisi olacak bir başka karakter girer: O da Feriha’dır.
Özellikle Osmanlı’nın son döneminde başlayan Batı özentiliği, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yazılan romanlarda da devam eder. Burada da Selmin başta olmak üzere Meral ve Feriha’da bu Batı özentiliğini görürüz. Selmin ve Meral’in okuldan arkadaşı olan Feriha, zamanında yaşlı bir zenginle evlenip Paris’e gitmiştir. Bu sebeple de kendisine toplum tarafından kötü gözle bakılır ve ağır ithamlarda bulunulur. Onun bir metres olduğu toplumca kabul edilmiştir. Özellikle erkeklerin bakış açısı bu şekildedir. Romandaki erkeklere göre cemiyet her şeydir. Meral, Samim için ‘‘Samim’in gözüyle cemiyet var.’’ diyerek toplum normlarının insan hayatında ne derece önemli olduğunu vurgular. Daha da ileri giden Meral ülkenin mahkemelerini kastederek: ‘‘Mahkemelerinden ziyade onun nefreti korkunç.’’ diyerek aslında cemiyetin ne denli önemsendiğini de ekler. Onun ‘‘kötü kadın’’ damgası her şeydir ve ötesi yoktur. İşte Feriha da böyle damgalanmıştır. Feriha’ya özenen ve onun yolundan giderek Paris’e kaçma hayalleri kuran Meral de her an kötü kadın damgası yemekle karşı karşıyadır. Romanın farklı bölümlerinde bu cemiyet vurgusu devam eder. Benim de romanda özellikle dikkat ettiğim, önemsediğim kelimelerden biridir bu cemiyet. İnsanların bu tip ahlaki çarpıklıkları affetmemesi, bu ahlaksızlıkları yapanları dışlaması ve yok sayması romandaki kadınların temel korkusudur. Meral de bir yandan sevgilisi Samim’den, diğer yandan abisi Ferhat’tan bu yönde telkinler alır. Feriha İstanbul’a gelir ama bu erkekler onun Feriha ile görüşmesini istemezler. Bu erkeklere Meral’in babası Nail Bey de dâhildir. Kendisini her ne kadar modern görüp mutaassıp olmayan bir baba olarak ifade etse de Nail Bey’in standartları için dahi Feriha’nın yaptıkları kabul edilecek gibi değildir.
Roman şüphe ve yalanlarla başlar, öyle de devam eder. Selmin’den sonra roman, Meral’e odaklanır. Bu defa da onun türlü yalanlarını görürüz. Meral; abisi Ferhat’ı, sevgilisi Samim’i, babası Nail Bey’i kandırır, onlara sürekli yalanlar söyler. Samim’i defalarca aldatır. Bu yalanlarını hemen ortaya çıkaran da Samim’dir. Samim’in derinliği, olaylara yaklaşımı ve zekâsı Meral’in her yalanını ortaya çıkarır ve Meral’i giderek dibe çeker. Romanın sonuna kadar bu yalan batağına daha da çekilen Meral, sonunda bu yalanların ve Paris hayallerinin peşinde batıp boğulur. Samim’in Meral’e olan yaklaşımı ise oldukça babacandır. Yaşının vermiş olduğu bir olgunlukla neden yalanlar söylediğini anlamaya, böyle yapmasına gerek olmadığına onu ikna etmeye çalışır. Romanın bu bölümlerinde benlik konusu devreye girer. İnsanın iki benliği olduğu; bunun birincisinin sosyal benlik, ikincisinin ise biyolojik benlik olduğu üzerinde durulur. Samim’in yanında ideal insan özelliklerini gösteren Meral, birinci benliğinin etkisi altındadır. Ne zaman ki Samim’den uzaklaşsa uçarı arkadaşlarının peşinde, Feriha gibi Paris hayalleriyle yalanlar söyleyen, insanları aldatan ikinci benliği devreye girer. Samim her ne kadar sürekli ona yardım edip bu davranışlarından vazgeçmesi için çabalasa da sonuç alamaz.
Romanın havasına baktığımızda genel olarak kadın karakterlerin yalanları, hayalleri, cemiyete aykırı davranışları olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan Peyami Safa’nın bazı bölümlerde ciddi bir kadın muhalifi olduğunu görüyoruz. Muhalif dedim ama düşman da diyebiliriz, bunu okurun takdirine bırakıyorum. Bir aralık Besim şöyle der: ‘‘Kadın kısmı böyledir. Aşkı daima birinci planda, açlığın bile önünde görür.’’ Yine kadın zekâsı üzerine Samim’in ağzından bazı enteresan ifadeler okuruz. Samim, Meral’e anlattıklarını acaba Meral idrak edebilir mi, bunun şüphesi içindedir. Meral’in aklı fikri Paris’te, diktireceği elbiselerde ve gösterişte diye düşünür. Samim’in üzerine düşündüğü, yazdığı konular Samim’e göre Meral için çok fazladır. Samim’in derinliği yanında Meral oldukça sığdır.
Romanın olay örgüsü üzerine epey konuştuk. Roman karakterleri üzerinde dururken ister istemez bazı detaylar verdim. Bununla birlikte romandaki birçok olaya hiç değinmedim, okuyacak olanların tadını kaçırmamak adına değinmek de istemiyorum. Yalnız bu romanı diğerlerinden ayıran, üstünde durulması gereken önemli bir detay var; o da ‘‘Simeranya’’dır. Samim’in yazdıkları arasında böyle bir hayalî ülke vardır. Burası bir ütopyadır, bu ülkede her şey kusursuz işler. Eğitim, sağlık, hukuk, çalışma hayatı, moda başta olmak üzere Simeranya’daki işleyişi romanın çeşitli bölümlerinde özellikle Samim ile Besim’in tartışmalarından hareketle öğreniyoruz. Bir ada ülkesi diyebileceğimiz Simeranya’ya kabul edilmenin de belirli koşulları vardır. Samim bu hayalî ülke için şöyle der: ‘‘Yüz elli yıl sonraki dünyayı tasavvur ediyorum.’’ Samim, içinde bulunduğu dünyanın düzeninden memnun değildir. O dünyanın yalanlarından, sıkıntılarından kaçıp Simeranya’sına sığınır. Simeranya’da yalan yoktur, der. Bu yazdıklarını da kitap olarak bastırmak ister: ‘‘Benim hayalimin ilk çocuğu olan Simeranya’yı iki yüz taneden fazla bastırmayarak her meseleyi dünya perspektifinden görebilen kimselere hediye etmek mümkündür.’’ der. Samim, bunun bir roman olmayacağını da ekler.
Peyami Safa neden bir ütopyaya ihtiyaç duymuştur diye soracak olursak bunun cevabını da yine Samim üzerinden verir: ‘‘Simeranya bir roman olmayacaktır. Sadece bugünkü insanın kendi kendisi hakkındaki telakkisinden, bilginin temellerine, metotlarına ve bütün sosyal müesseseleriyle değer sistemine kadar baştan başa inkılaba muhtaç bir dünyanın huzursuzluğunu duyan bir adamın, 150 yıl sonraki tekâmül imkânlarını düşünerek tasarladığı muhayyel bir ülkedeki bir seyahatname şeklinde yazılacaktır.’’ İşte Samim, değişime muhtaç bir dünyanın huzursuzluğunu içinde olan biridir. İdeal olana ulaşma isteği, onu Simeranya hayali kurmaya itmiştir. Bunda İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan buhranların etkisi de büyüktür. Toplumsal yozlaşma, aile içi sıkıntılar ve romanın her anında bahsedilen o ‘‘cemiyet’’ yazarı da böyle bir kaçışa iter.
Tüm bunların yanında romanda maddeci düşünce de eleştirilir. Roman da bir nevi bu konu üzerine bir nasihatle biter. Peyami Safa’nın kendi düşüncelerini de bu noktada net bir şekilde anlarız. Safa, romanı yazdığı dönemde hâkim olan bu maddeci düşünceye de karşı çıkar. Görünen maddi dünyanın ötesinde bir de maneviyat olduğunu düşünür. Bunu da metafizik konulara yer vererek gösterir. Romanın son bölümlerinde korku filmlerini aratmayacak sahneler görürüz. Necile Hanım’ın evinde geçen sahnelerin bir kısmı Peyami Safa’nın sezgiciliğine güzel bir örnektir. Necile Hanım’ın hizmetçisi Renginaz’ın olacak felaketi önceden sezmesi ve ruhsal varlıklar gördüğünü iddia etmesi, kapıların kendi kendine açılıp kapanması, ıslık sesleri romana ayrı bir heyecan katmıştır. Yine Samim’in durduk yere yanık kokusu hissetmesi de enteresandır. Safa, bilimselliğin tek başına yeterli olmadığını, Allah’ı unutmamak gerektiğini yer yer vurgulamıştır. Kitabın sonundaki şu pasaj da aslında bunun özetidir:
‘‘Ey insan! Bu kitabı sana ithaf ediyorum. Başının üstünden büyük bir rüzgâr geçiyor. Yalancı bir fecirle başlayan asır kararıyor ve sana tek ümit ışığı olarak en kudretli kaynağı uranyum’da değil, senin ruhunda sıkışmış maddeden koparak çıkardığın korkunç tahrip aletinin patlayışından yükselecek alevi bekletiyor. Ey bahtsız! Tarihinin hiçbir devrinde kendine bu kadar yabancı, bu kadar hayran ve düşman olmadın. Laboratuvarında aradığın, incelediğin, oyduğun,
dibine indiğin, sırrını deştiğin her şey arasında yalnız ruhun yok. Onu beyin hücrelerinin bir üfürüğü sanmakla başlayan müthiş gafletin, otuz yıl içinde gördüğün iki muazzam dünya harbinin kan ve gözyaşı çağlayanlarında en büyük dersi arayan gözlerine bir körlük perdesi indirdi. Bırak şu maddeyi, boğ şu ölçü dehanı, doy şu fizik ve matematik tecessüsüne, kov şu kemiyet fikrini, dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul onu, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, ân, gör, kendi içinde gör Allah’ını. Kendine dön, kendine bak, kendine gel. Aptalca bir konfor aşkından doğduğu hâlde her biri daha korkunç bir dünya harbi hazırlayan teknik mucizelerinin yanında, senin iç zıtlıklarını elemeye yarayacak ve seni kendi kendinle boğuşmaktan kurtaracak ruh mucizelerini ara. İnan manevilere ve mukaddeslere, inan! Onlar hakkında bu kadar küçükçe düşünmekten utan! Her sezilen derinliğin ifşa ettiklerini düşünmekten bile seni alıkoyan tabiatçı metotlarını fırlat ve bitlenmiş elbiseler gibi at. Ortaçağ papazında haklı olarak ayıpladığın dar kafalılığın anlayış sınırlarını daha fazla darlaştıran beş duyu idrakinin kapalı dünyası içinde kalma:
Arşı geç, ferşi atla, sidreyi aş,
Gör ne var maverada ibrethîz.’’
Romanda farklı bakış açılarının ve anlatıcıların bir arada kullanıldığını da söylemiştim. Bazen üçüncü şahsın ağzından olaylar aktarılırken bazen de kahramanların birinci kişili anlatıcı ile konuşturulduğunu görüyoruz. Samim, Besim, Meral bazen dışarıdan bir gözle, bazen de kendi ağızlarından konuşturuluyor. Bu çeşitlilik de romana canlılık katıyor. Yine özellikle bilinç akışı, iç monolog ve iç çözümleme tekniklerinin yoğunlukla kullanıldığını görüyoruz. Ruh tahlillerinin bu denli yoğun olduğu bir romanda bu tekniklerin kullanılması da kaçınılmazdır.
Roman, dil ve üslup yönünden küçük yaştaki okurları yer yer yorabilir fakat dipnotlarla birçok kelimenin anlamı verilmiş. Uzun cümleleri, ruh tahlilleri ve zaman zaman olay örgüsünden ayrılıp farklı konulara yönelmesi bakımından dikkat isteyen bir roman olduğunu düşünüyorum. Her cümlesi üzerinden düşünülebilecek, derinlikli bir roman Yalnızız. Yazarın bu konular üzerine 1950’li yıllarda yazması da hayran olunası başka bir detay. Roman içinde ütopya, benlik-üst benlik, metafizik, maddeci anlayış ve daha birçok konu, Safa’nın yaşadığı dönem için çok yeni kavramlar olmasına rağmen günümüzde romanında bahsettiği fikirler hâlâ geçerliliğini koruyor. Bu bakımdan yazarın dil ve üslubu kadar zekâsını da konuşmak gerekiyor diye düşünüyorum.
Yalnızız, kalabalıklar içinde yalnız olanların romanı. Son söz romandan gelsin: ‘‘İnsan denilen sosyal mahluk, kendi iç dünyasının mahpusu hâlinde, şifasız bir yalnızlığa mahkûm. Yalnızım, evet, herkes yalnızdır, yalnızız.’’