Öncelikle nereden başlayacağımı tam olarak bilemiyorum. Kitabı bitirdiğimde ne hissettiğimi ben de net olarak adlandıramadım. Açıkçası sonunun böyle biteceğini tahmin etmiyordum. Winston’ın bir şekilde kazanacağını düşünmüştüm. Öyle olmadı.
Evet, Winston sonunda “öldü”; ancak bu fiziksel bir ölüm değil, ruhsal bir yok oluştu. Benliğini kaybetmesi, düşünememesi, itiraz edememesi… Bence kitabın en çarpıcı yanı da buydu. Başta yazarın neden Winston’ı gerçekten öldürmediğini, neden hikâyeyi böylesine mutsuz bir sonla bitirdiğini düşündüm. Sonra şuna karar verdim: Biz kitabı Winston’ın gözünden okuyor olsak da, aslında Winston biziz.
Orwell, kitabı mutlu bitirme ihtimalini bile bile isteye yok ederek şunu söylüyor gibi geldi bana:
Bazı sistemler karşısında ne kadar istersek isteyelim, ne kadar direnirsek direnelim, sonunda aşamayacağımız duvarlar olabilir. Hatta bazen gerçeği tamamen öğrenmek, insanın kendi benliğini korumasını imkânsız hâle getirir.
Kitabı okurken tarihten çok tanıdık şeyler gördüm. “Evet,” dedim, “bunlar daha önce yaşandı.” Hatta ister istemez şunu düşündüm: Acaba gelecekte tekrar yaşanabilir mi? Özellikle yeni söylem (Newspeak) ve kelimelerin değiştirilmesi meselesi beni çok etkiledi. Günümüzde de sürekli yeni kelimeler türetiliyor, bir anda hayatımıza giriyor; nereden çıktığını bilmediğimiz ifadeler sosyal medya aracılığıyla hızla yayılıyor.
İnsanlar zamanla konuştukları gibi düşünmeye, düşündükleri gibi konuşmaya başlar. Bu noktada kitap bana şu soruyu sordurdu:
Acaba farkında olmadan, düşünme biçimimizin başkaları tarafından şekillendirildiği bir sürecin içinde miyiz?
1984 bana sadece bir hikâye anlatmadı; beni rahatsız etti, düşündürdü ve huzursuz bıraktı. Belki de Orwell’in asıl amacı tam olarak buydu.