Puan vermedi·480 syf.··Beğendi
· Yeni
Agustín Fernández Mallo’nun Savaş Üçlemesi, savaşı doğrudan anlatmak yerine, onun geride bıraktığı izleri farklı coğrafyalar ve figürler üzerinden takip ediyor. Üç kitap, üç ayrı mekânda ilerliyor; anlatının merkezinde ise savaşın ardından kalan zihinsel, mekânsal ve bedensel tortular yer alıyor.
Bu izleği, kitap boyunca sıkça karşımıza çıkan “Durup baktıklarımızın doğal karşılanması bir yanılgıdır” cümlesinde görmek mümkün aslında. Mallo; ada, şehir, kıyı ya da beden gibi alışıldık görünen şeylerin sandığımız kadar masum olmadığının altını çiziyor. Savaş bitmiş olsa bile izlerinin bakışımızın içinde kaldığını ısrarla hissetmemizi istiyor.
İlk bölüm, Franco rejimi sırasında toplama kampı olarak kullanılan San Simón Adası’nda geçiyor. Burada geçmişle yüzleşen bir edebiyatçının bakışıyla, mekânın taşıdığı ağır hafıza katman katman açılıyor. Fotoğraflar, tarihsel belgeler ve anlatıdaki bilinçli boşluklar, hatırlamanın parçalı ve huzursuz edici doğasını görünür kılıyor; anlatının “ne kadarı gerçek ne kadarı değil”inin sınırları yer yer birbirine karışıyor.
İkinci bölümde anlatı ABD’ye, Manhattan’a taşınıyor. Merkezde bu kez Amerika’da yaşayan bir “eski astronot” var. Savaş ve yıkım burada doğrudan yaşanan bir felaket olmaktan çok, gündelik hayatın içine sızmış, neredeyse olağanlaşmış bir arka plan gibi hissediliyor. Gerçekle gerçeküstü arasındaki geçişler belirginleşiyor; bilim, edebiyat ve tarih aynı düzlemde yan yana geliyor. Yer yer yönümüzü kaybettiğimiz bu anlatı, bilinçli olarak açılmış boşluklarla ilerliyor. W. G. Sebald’ın Satürn’ün Halkaları ile kurulan akrabalık bu bölümün duygusal ve düşünsel zeminini daha da derinleştiriyor.
Üçüncü bölümde anlatı Normandiya kıyılarına ulaşıyor. Sahilde dolaşan bir yazarın bakışıyla metin yerelden kopup küresel bir ölçekte düşünmeye başlıyor. Göç, sınırlar ve sınırların birbirinin yansıması oluşu; coğrafyanın bir ayna gibi ele alınışı öne çıkıyor. Bedensel kırılmalarla coğrafi kırılmalar arasında kurulan bağ, onkoloji bilimiyle falezlerin yan yana getirilmesiyle derinleşiyor. Einstein’dan atom bombasına, Frida’nın yanan korsesinden Casablanca’daki tekne sahnesine, Afrika’nın sömürgeleştirilmesine uzanan bu geniş çerçeve, savaş sonrası yıkımın tarihsel, bedensel ve mekânsal bir süreç olduğunu düşündürüyor.
Savaş Üçlemesi, bir savaş anlatısından çok, savaşın ardından kalan zihinsel ve duygusal enkazın izini süren bir metin. Hem ele aldığı konu hem de kurduğu anlatım diliyle, okuru alıştığı bakışın dışına çağırıyor. Zaten aldığı ödüller de, bu çağrının karşılıksız kalmadığını gösteriyor.