Çok farklı bir metin. “Ölü oldukları halde bizi aydınlatan yıldızlar gibi aynı şeyin birleştirdiği bir canlılar ve ölüler alayı sayılırız; bizi birleştiren yıkım ve savaş.” diyor Agustün Fernandez Mallo ve bu tek cümle romanı çok iyi özetliyor. (s. 258). Dünyanın farklı yerlerinde farklı zamanlarda yaşanan insanlık dramlarına bir bütün olarak yaklaşmış, hatta bunlara günlük yaşamda kabullendiğimiz, modern hayatın gayri insani yanlarını da dahil etmiş zira illa büyük kıyım ya da kayıplar şart değil, daha gündelik acılarda da buluşuyoruz insanlık olarak.
Kitabın sonlarına kadar bu temada birleşen, birbirinden bağımsız üç hikaye okuyacağımı sanıyordum, yanılmışım. Metnin güzelliklerinden biri bu bence. Üçüncü ve son bölümde yazar müthiş bir biçimde bağlamış bu bölümleri birbirine. İlk bölümde, İspanya’nın San Simon Adası’na bir iş seyahatine giden bir iletişim uzmanının, bir önceki yüzyılın ilk yarısındaki acılarla yüzleşmesini okuyoruz. Franco döneminde siyasi suçluların sürgüne gönderildikleri, rejimin toplama kampı olarak kullandığı bir yer burası. Bu bölüm oldukça Sevaldvari. Adayı ve adada yaşananları adım adım çözmeye çalışırken tıpkı Sebald gibi fotoğrafları, özellikle mekanların foroğraflarını da kullanan yazar ve yine Sebald gibi atmosfer yaratma konusunda çok, çok başarılı. Mekanların ruhuna sinen kasveti, hüznü iliklerinize kadar hissediyorsunuz, atmosferin ağırlığı üzerinize çöküyor. Zaman zaman da çok tekinsiz, tüyler ürpertici bir hal alıyor. Dümdüz bir kurgu tercih etmeyen yazar, okuru biraz farklı düşünmeye de davet ediyor; kimi yerlerde gerçeküstü unsurlar giriyor devreye, buralar rüya/kâbus mu, insanlık dramlarından payını almış, iyileşememiş bir zihnin sayıklamaları mı diye merakla okuyorsunuz. İkinci bölümde ABD’de yaşayan, Vietnam Savaşı’na da