·344 syf.··Beğendi
···Okunma: 18 Aralık 2025 14:52 #GenevieveWheeler çağdaş Amerikan edebiyatına ilk romanı olan #Adelaide ile sağlam bir giriş yapmış. Genç bir kadının, hemen herkesin başına gelebilecek hikayeleriyle aslında birçok kadın okuru kazanması, kitabın duygusal yoğunluğunun yüksek olması ve kendi hayatından izler de taşıyor olması etkileyiciydi. Teşekkür bölümünden anladığım kadarıyla -ki bildiğim kadarıyla bir yalanlama olmadı- hayatındaki dostluk ve kalp kırıklığından yola çıkarak çevresi tarafından cesaretlendirilmiş bu romanı yazmaya. Yazarın duygusal zekasının yüksek olduğuna, kaleminin yalın ama akıcı ve ‘sihirli’ derecede içine çektiğine inanıyorum. Başladığım anda elimden bırakamadım. Olay akışı çok tahmin edilebilir ilerlese de, insan ilişkileri, dostluk bağları, ‘erkekler kapatılsın’ esprisine sığınarak narsist erkeklerin kadınların hayatında bıraktığı hasar, gençlik telaşları, ailevi sıkıntılar, depresyon vs o kadar çok hayatın içinden bir hikaye ki kendinizden bir parça mutlaka buluyorsunuz. Karşılıksız aşkın acısını ve arkadaşlığın iyileştirici gücünü ustalıkla ele alıyor. Gelelim kitabın konusuna;
Chelsea’de bir hastane odasında dibe mi vurduğunu sorguluyordu Adelaide.
“Dibe vurmanın en tuhaf yanı nedir biliyor musunuz? Bir kez dibi gördüğünüzde bir daha asla yüzeye çıkamıyor olmanız. O uğultu, o düşme hissi asla sona ermiyor, her aşamada, Galiba buraya kadarmış, diye düşünüyorsunuz.”
Sayısı belirsiz ilaç içmiş ve intihara eğilimliydi.
“Ölmek istemiyordu aslında, sadece var olmaya bir son vermek, yok olmak istiyordu. Tüm korkunçluğuna rağmen oraya giden tek yol Ölüm’dü. Avuç dolusu hap yutup üzerine bir yudum su içtikten sonra özgürlüğüne kavuşacak..”
Bir teknoloji şirketinde iletişim müdürüydü. Taşındığı için işten izin almıştı ve annesinin doğum günüydü.
“Belki de en sevdiğim insanların doğum günlerini intihar ederek kutlamamalıyım.” diye düşündü ve beş tane hap yuttuğu için acil hastaneye gitti. Çok yakın zamanda pek de iyi sonuçlanmayan bir ayrılık yaşamıştı. Taşınırken işler pek de yolunda gitmeyince belki de son damla olmuştu. Peki bu noktaya nasıl gelmişti?
Adelaide yirmi altı yaşında minyon, kocaman gözleri ve etkileyici bakışları olan ama her şeyden önemlisi kendinden vazgeçercesine insanlarla bağ kuran aşırı duygusal bir genç kadın. Lisede ilk aşkı tarafından istismara uğramış, cinsel taciz görmüş, hakaretlere uğramış ve üstüne üstlük aldatılmıştı. Bu travmayı uzun yıllar sonra (beş yıllık bir cinsel perhizden sonra) flört uygulamalarında, bağ kurmadığı tek gecelik ilişkilerle savurmuş. Yine bir gün flört uygulamasından eşleştiği bir erkekle buluşacak ve hayatı tepetaklak olacaktı. Rory Hughes ile işler bambaşka yürüdü. Çok eskiden bir ortamda denk gelip Disney prensine benzettiği ve çok beğendiği bir adamdı ve bu tesadüf Adelaide’yi çok heyecanlandırdı. Sohbetlerinin akıcılığı, Rory’nin çekiciliği ve gecenin sonunda bir öpücük ile vedalaşmaları Adelaide için duyguları yoğunlaştırdı. “Adelaide, ne kadar karanlık ve tehlikeli olursa olsun er geç o aşk gölüne atlayacaktı; yüzeyin parıltısı onu öyle büyülemişti ki durup düşünmeye gerek duymamıştı. Rory Hughes’e aşık olmayacağı bir evren yoktu.”
Adelaide, Rory Hughes yüzünden bu hale gelmemişti, onun karakterini şekillendiren şey Rory değildi, bunu Adelaide kendi kendine yapmıştı. Ama o gecenin (ikinci buluşmaları) hayatını değiştirmediği söylenemezdi. Kendini tamamen Rory’e adamıştı. Sürekli onun için jestler yapıyor, hayatını kolaylaştırıyor ve birlikte vakit geçirmek için organizasyonlar yapıyordu. Cömert ve sevgi dolu bir kız arkadaştı ama çok uzun bir süre aralarındaki ilişkinin bir adı olmadı. Çünkü Rory geçmişine saplı bir adamdı. Lisedeki ilk aşkından sonra Nathalie Alban adında bir kadınla beş yıl gelgitli bir ilişki yaşamıştı. Evleneceğini düşündüğü, ilişkinin ciddileştiği, birlikte bir eve taşınacakları esnada bu durumu doğru bulmayan Rory kaçarak ayrıldı. Ortadan kaybolmak, korkakça yüzleşmemek, mesajlara ve aramalara yanıt vermemek ve geri dönmemek, bencillik, kendini düşünmek başlıca özelliklerinde. Rory ve Adelaide ilişkisi bir yıllık bir süreçteyken Nathalie trajik bir kaza ile öldü ve bu yas süreci, Adelaide neredeyse Rory iyi olsun diye kendi parçaladı. Tek başına bir düşük yaşadı. Hiçbir zaman sıcacık bir aşkla Rory’nin kendisine bağlanmasını sağlayamadı. Bu süreçte sürekli yanında (fiziksel ve mental) olan arkadaşları her düştüğünde onu kaldırdı. Lisede tanıştığı en yakın arkadaşı Eloise farklı şehirlerde olmalarına rağmen her zaman telefonun ucundan desteğini verdi, ev arkadaşı Madison ve ortak arkadaşları Celeste aynı şekilde her zaman yanındaydı. Arkadaşlarının mutlu ilişkiler yaşaması, kendisinin yaptığı tüm fedakarlıklara rağmen delicesine sevilmemesi, sorunları olan bir aileyle büyümesi, zorba ilk aşk ve iş stresi derken çözümü bir an için kendisinden vazgeçmekte bulan ama hemen akıllanıp hayatımı toparlamak için elinden geleni yapan ve mutlu günlerine adım adım ilerleyen duygusal ama bir o kadar güçlü bir genç kadın Adelaide.
Adelaide her zaman insanların ihtiyaç duyduğu anda başka insanların hayatına girdiğine inanırmış, bu bakış açısını psikoloğunun önerisi ile tersine çevirdiğinde; aslında Rory’nin yas sürecini bir başına atlamayacağı ve onu ayakta tutacak kişinin Adelaide olduğunu düşündüğünde, kendinin de insanlar için önemli olabileceği aydınlanmasını yaşadı. Hayat ona çok iyi arkadaşlar vermişti ve aslında toksik ilişkisi Rory sayesinde hayatının aşkı Bubs (kendi düzenini kurmadan önce bir yıl kadar Rory ile ev arkadaşıydı ve Adelaide ile Rory’nin ilişkilerinin olduğu dönemdi) ile tanışmıştı. İncinmiş bir kadın kendini sevmeyi öğreniyor. Mutlu sonla biten güzel bir kitaptı.