Bu kitabı elime aldığımda açıkçası sadece Göbeklitepe merkezli bir macera okuyacağımı düşünüyordum. Ama sayfalar ilerledikçe fark ettim ki Göbeklitepe’nin Kayıp Mührü yalnızca bir arkeoloji ya da gizem romanı değil; insanın geçmişle, inançla ve kendisiyle kurduğu bağ üzerine de düşündüren bir Göbeklitepe Romanı.
Romanın merkezinde yer alan Mahir Kara karakteri, bana oldukça “gerçek” geldi. Onu okurken bir roman kahramanından çok, tanıyabileceğimiz bir akademisyenle yolculuk ediyormuşum hissi yaşadım. Harput’tan Göbeklitepe’ye uzanan bu yolculukta karşılaştığı sırlar, taşlar, yazmalar ve semboller; sadece tarihi değil, karakterlerin iç dünyasını da açığa çıkarıyor.
Kitap boyunca en çok hoşuma giden şeylerden biri, yazarın tarihsel bilgiyi okuru boğmadan, doğal bir şekilde hikâyeye yedirmesi oldu. Göbeklitepe, Mısır piramitleri, kadim uygarlıklar… Bunlar bir “bilgi gösterisi”ne dönüşmeden, merakı sürekli diri tutan bir anlatımla sunuluyor. Özellikle “tarih gerçekten bize anlatıldığı gibi mi?” sorusu kitabın ruhunu çok iyi yansıtıyor.
Esma karakteri ise hikâyeye ayrı bir derinlik katıyor. Sadece bir yardımcı karakter değil; geçmişle bugün arasında kurulan bağın duygusal tarafını temsil ediyor. Onun varlığı, romanın sert ve gizemli havasını zaman zaman yumuşatıyor.
Kitabın temposu genel olarak akıcı. Bazı bölümlerde durup düşünmek istiyorsunuz, bazı bölümlerde ise bir sonraki sayfaya geçme isteği ağır basıyor. Gizem ve merak unsuru son sayfaya kadar korunuyor.
Kısacası, Göbeklitepe’nin Kayıp Mührü tarih, gizem ve insan hikâyesini bir araya getiren; okurken hem keyif aldığım hem de ara ara durup düşündüğüm bir roman oldu. Göbeklitepe’ye, kadim uygarlıklara ve “bilinmeyen tarihe” ilgi duyan herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Göbeklitepe'nin Kayıp Mührü