Gönderi

Üç Anadolu Efsanesi
9/10
·222 syf.··
Beğendi
·
2025 52. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 21 Aralık 2025 13:58
Öncelikle kitabın okurken bende bıraktığı his ve düşüncelere değinmek istiyorum. Yaşar Ağabeyden ilk defa bir efsane okudum ve açıkçası okurken efsaneden ziyade roman okuyormuşum gibi hissettim. Kendine has üslubu ile efsaneyi sanki romanlaştırarak içerisinde eritmiş. İçerisinde türküler, deyişler, halk söylenceleri, müthiş betimlemeler, masalsı anlatımları, seslenişleri okurken çok keyifliydi elimden bırakmak istemedim. Dili gayet anlaşılır, herkese hitap edecek düzeyde ancak bazen Çukurova'ya ait söylencelerin olması zorlayabilir ama ben Çukurovalı biri olarak anlamakta pek güçlük yaşamadım aksine doyum yaşattı ve bir kere daha hayran kaldım kendisine. Kitabın içerisinde "Köroğlu, Karacaoğlan ve Alageyik" efsaneleri bulunuyor. Her efsane kendi içerisinde belirli konulara odaklanmış. Kahramanlık, aşk ve tutkunun getirdiği bedellerin kahramanlar üzerindeki etkisine değiniyor. Beni sırasıyla en çok etkileyen: Alageyik, Karacaoğlan ve Köroğlu oldu. Karacaoğlan ve Köroğlu'na okuldaki derslerden kulak aşinalığım vardı ama Alageyiğin efsanesini bilmiyordum. Okuma yaparken kendimce merak ettiğim bazı şeyler oldu efsaneleri okuma sonrası araştırma ihtiyacı duydum. Özellikle mitolojik ögeleri araştırmak ve bilgilenmek açısından çok iyi oldu. Kullandığım makaleleri de ekleyeceğim (Yaşar Kemal’in Köroğlu Destanı Üzerine Bir İnceleme, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi İlkbahar 2018, 5(14), ss.377-406) ve (Geyik Avı İle İlgili İnanışlar: Alageyik ve Geyikler Lanetler Örneği- Siirt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Cilt 10, Sayı 2, Aralık 2022). 1) Köroğlu efsanesi: Dünyada at yetiştiriciliği ile nam salmış bir seyistir Koca Yusuf. Peki bu nam salma nereden geliyor? Babasından elbette. Babası Bolu Beyi'ne yıllarca at yetiştirmiş, at yetiştiriciliği ile tanınır. Öyle ki yaşadıkları köye dünyanın her bir tarafından oluk oluk para akmakta, tarım yaparak para kazanmaya ihtiyaç duymamaktalar. Gün gelir köyü kıtlık vurur. Bu kıtlık köyde ne insan ne hayvan koyar kimi ölür kimi göç eyler. Bir tek Yusuf'un babası, Yusuf ve Kırat kalır. Babası Kıratın burada telef olmasına izin vermek istemez. Oğlundan onu sulak, verimli toprakların olduğu yerlere bırakmasını ister ama o her seferinde geri döner. Burada sahibine olan sadakatini, dostluğunu ve bağlılığını görürüz. Son çare onun yurdu olan denize götürür Yusuf. Kendi yurdudur insan da olsa hayvan da vazgeçer mi? Baba gelmediğini görünce kahrolur oğluna vasiyette bulunur. At yetiştirmeye devam etmesi, kimseye boyun eğmemesi için. Oğul Bolu Beyi'ne sığınır o da onu yanına alır atları yetiştirsin diye. Her şeyi önüne serer. Ta ki bir gün onu dinlemeyip başına gelecek olanlara kadar. Koca Yusuf da tıpkı babası gibi dünyaya nam salacak türden at yetiştirir, beyinin gönlünü hoş eyler. Bir gün bir ovaya gider ki bir mucize olur. Gök yarılır, yağmur yağar, deniz coşar her şey yerle bir olacak hale gelir. Her şey dinginleşince görür ki denizden çıkan bir pasparlak, heybetli bir at görür ve onun kısraklarından biriyle çiftleşir. Bunları gören Yusuf sonraki günlerde de buraya gelir ve aynı heyecanla bekler. Kırat ona hediyelerini 3 tane verir. Bunun üzerine her gün gider bekler ama deniz aygırı gelmez. Ona üç hediye bırakmıştır. Gün gelir atlar doğar yağız, kısrak, doru. Onlara özenle bakar ama kimsenin beğenmeyeceği ahvaldedirler. Onlar Yusuf'un her şeyi olmuşlardır. Bey'in arası Osmanlı ile bozuktur onlara üç at vermeye kalkar ve Yusuf'tan en layık olanları üç gün içinde seçmesini ister. Yusuf bu üç atı götürür ona. Bey buna karşılık Yusuf'un gözlerine mil çektirir. O gün anlar ki Yusuf, dostluğunun iyiliğinin kurbanı olmuştu. Oğlunun eline kalır. Oğul korkak, cesareti olmayan gencecik bir çocuk. Eline vur ekmeğini alacak cinsten. Babası ona nasihatler telkin eder, sazıyla söyler ama oğlanda cesaret gelişmez. Bir gün yolda ekmek almış eve gelirken bir vukuat olur. Oradan aldığı cesaretle kendine gelir ve korkaklığı azalır. Babası ile Bey'in arası bozuktur. Oğlandan gidip kıratı almasını ister bey direk verir. Baba-oğul kıratı 40 gün (2 defa) yetiştirirler cengaver yaparlar. Onun karşısında duracak kimse kalmaz artık. Babası oğlundan intikamını almak ister. Bunu ancak kıratla yapacağına inanır ve onun özelliklerinden bahseder. Bey onları ortadan kaldırmak ister bilir ki Yusuf boş adam değildir. İkili ata binip oradan uzaklaşırlar ancak peşlerine düşerler. Kıratın yardımıyla her şeyin üstesinden gelirler. Bir sorun daha vardır ki Ruşen Ali, beyin kardeşine sevdalıdır. Babası ondan intikam almasını ister ve Çamlıbeye yerleşmesini salık verir. Koca Yusuf'a bir haber gelir aksakallı pirden gözlerinin açılması için buna uyması gerekir ama oğlunun nefsine yenik düşmesi buna ulaştırmaz. Orada can verir. Köroğlu o kullandığı mucizeyle beraber heybetli, güçlü bir delikanlı olur ve sevdiğini almaya gider. Sevdiğini alır mı, çamlıbeye yerleşirler mi, daha neler yaşanmaz bilinmez... Efsanede bulunan mit ögelere yer vermek istiyorum. -Sayı sembolleri: Türk mitolojisinde önem taşıyan 3 ve 40 sayısına rastlıyoruz. Üç sayısını Köroğlu'nun kıratı götürmesiyle, üç at verilmesiyle, üç mucize içeceğin Yusuf'a bildirilmesiyle sıklıkla görüyoruz. Üç: Evrene dair açıklamalarda, dini ritüellerde, aşıklık geleneğinde sıklıkla kullanılır. Sayılardaki sonsuzluğun başlangıcı, evrenin özünü ve özetini simgeler. Kırk sayısı ise deyimler, atasözleri, halk hikayeleri, büyücülükte, dini ritüel ve törenlerde kullanılmakta. Hayatımıza o kadar yer etmiştir ki hala kullanıyoruz (kırkı çıkmak, kırk yıl hatır vb.). Kitapta da Yusuf ve Köroğlu'nun atı 40 gün beslemelerine yer verilmiş (her medeniyet ve dinde farklı işlevlerde kullanıldığı görülmüştür. Sürecin başlangıcı, devamı ve sonu kırk ile ölçülmüştür). Bazı gelenekler var: El verme-el alma, isim verme vb. İsim verme Şamanizm'den gelir. İsim vermeyi Dede Korkut Hikayelerinde okurken bilgenin kahraman bir başarı sergilediğinde verdiğini görmüştüm ama burada durum farklı gelişiyor. Babası oğluna kör olduktan yani başına bir bela geldikten sonra ismi vermiştir. El verme-el alma ise daha çok Alevilerde görülen bir gelenek. İşin ustası yetiştirdiklerinden hangisi en iyi pişmişse ona mesleğini devreder (kitapta da Yusuf'un babası kendisine, Yusuf'ta oğluna vermiştir). At motifi: Türklerin göçebe yaşantısından dolayı hayatlarının her alanında bulunmuş ve kutsallaştırılmıştır. Burada da Kırat üzerinden görüyoruz bunu. Vefalı, sadık, bağlı, cengaver ve mucizevi özellikleri ile yer almış kahramanların bir parçası niteliğindedir. Rüya motifi: Destan kahramanlarının başına gelecek olayların önceden bir araçla bildirilmesidir (efsanede Aksakallı pir bunu üstlenmiştir). 2) Karacaoğlan Efsanesi: Karacaoğlan'a aşinalığımız onun her gördüğü dilbere aşık olması, diyar diyar gezmesi, doğaya, güzellere türküler yazmasıyla biliriz. Bu efsanede Elif adına bir obanın sahibi beyin kızına sevdalanır ve sevdasından kendini ormana vurur. Çadıra gelmez, yemeden-içmeden kesilir ama bu sevda karşılıklıdır kız da ona sevdalanmıştır. Ama aralarındaki sosyal sınıf farklılığı başlarına sürekli engeller çıkarır. Bey'in kızı bey oğluyla evlenir. Onlar bu algıyı yıkar kaçmaya çalışırlar ama güçleri beye yetmez. Her türlü yolu denerler. Hatta Elif Karaca'yı kaçırır. Karaca'nın kan kardeşi Deli Hüseyin kardeşi için her şeyi yapar onun uğruna canını verecek kadar bağlıdır ona. Bir fırsat bulur farklı bir köye giderler ve köyde layıkıyla ağırlanır, yerleşirler. O dönemde ozanlara değer vardır. Başlarının tacı eylemişlerdi onu. Halkın sesidir onlar. Burada her şey yolunda gider ama başlarına bir iş gelir ki o iş ikisini ayırır. Karaca kaçar gider. Diyar diyar gezer öyle ki türküleri her yere yayılır. Elif onları çocuklara söyletir, beklemeye devam eder. Günlerden bir gün karşısına bir şans çıkar o bilir Karaca'nın yerini gider her şeyi anlatır. Karaca köye gelir Elif'i bulur mu, kavuşurlar mı bilinmez. Bu efsanedeki aşk bir kadına duyulan aşk değildir. Karaca'nın aşkı ilahidir. O dağa, kuşlara, ormana, ağaçlara, göğe, her şeye söyler türkülerini hepsine aşıktır. Onun sevgisi hümanisttir. Okurken söylediği türküler kulaklarının pasını siler insanın. Onunla beraber dağları, çiçekleri, yolları dolaşır, kuş-su sesini dinlersiniz. Bu noktada müthiş betimlemeler vardı. Sanki onun aşkının içinde erimiş gibi oldum, tekrar tekrar okuma isteği duydum. İkisinin kavuşması mantıvar çiçeğinin açtığı zamandı. O çiçeğin açması talihin açmasıydı. Bakalım efsanenin sonunda o çiçek solacak mı yoksa açacak mı? 3) Alageyik: İlk okuduğum alageyik efsanesi oldu ve içlerinden en çok bu efsaneyi beğendim. Efsanenin girişi bende hayranlık uyandırdı: "Bu kaya, gavur dağının en sarp kayasıdır. Yüzü sıykal, cilalanmış gibi düzdür. Pırıldar. Kayanın doruğunda her dem ak bulutlar donanır. Bulutunun eksik olduğu zaman görülmemiştir. Bu kayanın çok uzağından yol geçer. Yol geçenlerin kulağında bir türkü uğuldar. Yolcular bu türkünün o kayadan geldiğini bilirler. Bilenler türkünün kim tarafından söylendiğini bilirler. Bilmeyenler şaşarlar. Bin kere de o yoldan geçseler, o türküyü duyarlar. Çok merak edip o kayaya varanlar, kayaya yaklaşınca türkü çok uzaklardan geliyormuşçasına duyarlar. Buna daha çok şaşarlar. Bu kayanın adı Ala Geyiğin Kayasıdır. Yılın bir gününde ak bulutlar örter kayanın her bir yerini. Tepeden tırnağa. Bu kayaya Ala Geyiğin Kayası demelerinin bir sebebi vardır. Bu türkünün bir sırrı, bir sebebi vardır." Biz bu sebebe gelelim. Gökdere köyünde yaşayan Halil geyik tutkusu ile yaşar. Hayatı geyikleri avlama üzerine kuruludur. Anasını, sevgilisini, arkadaşlarını kimseyi dinlemez. Kafasının dikine gider ve avından ne olursa olsun vazgeçemez. Bir de düşmanı vardır Sarıcalı Köyünden Karacaali. İki köyün arası hiçbir zaman iyi olmamıştır. Aralarındaki en büyük kavga ise Halil'in nişanlısı Zeynep olmuştur. Tabii bunlardan Halil bihaberdir. O tüm tutkusu, ruhuyla geyik avındadır. Elinden nişanlısı gider, avladığı geyiklerle köye gelir ama herkes suspustur. Sevdiği Karacaali'ye verilmiştir. Öğrenince çılgına döner ama ne çare. Aklı ne yapacağına çalışmaz. Onu kurtaran biri vardır Sultan Karı. O ona akıl verir de sevdiceğini düşmanın elinden kurtarır. Düşmanın amacı ise Halil'i öldürüp kızı almaktır. Koskoca iki köy bu yüzden birbiriyle kanlı bıçaklıdır. Halil de ağır basan geyik avcılığıdır. Onu göndermezler, yemin-tövbe ettirirler ama o durmaz. Kimseyi dinlemez. Köyde dururken meşguliyet bulur, saz çalar ama çaldığı türküler bile geyikler üzerinedir. Kulağına dağlardan geyik sesleri gelir, aklıyla oynanmaya başlar artık. O dönemlerde avcılık yapılırken insanlar boynuzdan geyik sesleri çıkartırlar ki avı avlayabilsinler. Karacaali de Halil'i tuzağa düşürür. Dağa gider ki pusuya düştü, Zeynep onu kurtarır. Zeynep ile köye dönerlerken Geyik ve yavrusunu görürler. Halil duramaz yavruyu vurur. Büyük uğursuzluk, lanet gelecektir başlarına. Büyükleri ona geyik kuzusu vurma demişlerdi ama Halil yine söz dinlemedi. O günden sonra yine aynı devam eder ve ava yine çıkar bu sefer oradan sağ çıkar mı bilinmez, o geyik onu nasıl lanetlemiştir. Okuyunca, hikayesine şahit olunca anlaşılacaktır. "Olsun deminiz, olmasın gamınız. Hayra dönsün serencamınız. Bir dahaki hikayeyi daha güzel söyleyelim. Dinleyenlerin damağı çağı olsun, mert yakaları namert eline geçmesin. Ustamızın adı Hıdır, bu seferlik elimizden gelen budur." Kitapla kalın!
Üç Anadolu EfsanesiYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 202514bin okunma
·
245 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.