Gönderi

Aşk mı, Oedipal Bir Saplantı mı?
10/10
·80 syf.··
2025 7. kitabı
Genç ve hırslı bir kimyager olan Ludwig, yoksullukla geçen zor bir çocukluğun ardından azmi sayesinde büyük bir fabrikanın müdürü olan Bay G.’nin özel asistanı konumuna yükselir. Stefan Zweig bu yükselişi yalnızca sınıfsal bir başarı hikâyesi olarak değil, aynı zamanda güçlü bir baba figürünün gölgesinde şekillenen kırılgan bir ruhsal yapı olarak kurgular. Bay G., Ludwig’i yoksulluğun içinden çekip çıkaran, ona meslek, statü ve gelecek vaat eden otoriter ama koruyucu bir figürdür. Bu yönüyle yalnızca bir patron değil, Ludwig’in bilinçdışında yer eden simgesel bir “baba” konumundadır. Freud’un Oedipus kompleksi kuramında çocuk, bir yandan baba figürüne hayranlık ve özdeşim geliştirirken, diğer yandan anne figürüne yönelen bastırılmış bir arzu ve buna eşlik eden suçluluk duygusu taşır. Zweig, Ludwig’in ruhsal çatışmasını bu klasik üçgen üzerinden incelikle kurar. Ludwig’in Bay G.’ye duyduğu hayranlık, minnet ve sadakat, zamanla onun eşiyle kurduğu ilişki aracılığıyla içsel bir gerilime dönüşür. Kadın, Ludwig’in gözünde yalnızca arzulanan bir kadın değil, aynı zamanda “yasaklı” bir figürdür; çünkü baba otoritesine aittir. Bu nedenle Ludwig’in aşkı başından itibaren çelişkili bir yapı taşır: hem derin bir çekim hem de yoğun bir suçluluk içerir. Kadının Ludwig’in zihninde “kutsal”, ulaşılmaz ve neredeyse cinsellikten arındırılmış bir “Madonna” imgesine dönüşmesi de bu Oedipal dinamiğin sonucudur. Arzu, doğrudan ve açık bir cinsellikten ziyade idealize edilmiş, yüceltilmiş ve bastırılmış bir hayranlık biçiminde yaşanır. Bu nedenle Ludwig’in aşkı başlangıçta yakıcı bir tutku değil, çocuksu bir bağlılık ve derin bir saygı şeklinde ortaya çıkar. Arzunun açıkça dile getirilebilmesi ve bedensel bir talep hâline gelebilmesi ise ancak Ludwig’in baba figüründen fiziksel ve sembolik olarak uzaklaşacağı Meksika görevinin kesinleşmesiyle mümkün olur. Baba otoritesinin mekânsal olarak ortadan kalkması, bastırılmış arzunun yüzeye çıkmasına izin verir; ancak bu gecikmiş özgürlük, aşkı daha en başından suçluluk, korku ve telafi ihtiyacıyla örülü bir yapıya mahkûm eder. Zweig, dokuz yıllık ayrılığı yalnızca fiziksel bir mesafe olarak değil, duygular ve karakterler üzerinde yıpratıcı bir erozyon yaratan bir süreç olarak işler. Savaş, anlatının arka planında sessiz ama yıkıcı bir güçtür; ülkelerle birlikte bireysel kaderleri ve büyük aşkları da parçalar. Yazarın Freudyen öğretiye olan ilgisi, karakterlerin içsel çatışmalarında, bastırılmış duyguların ani ve kontrolsüz patlamalarında belirgin biçimde hissedilir. Meksika’ya gidişle birlikte Ludwig için zaman adeta donar; dış dünyada yıllar geçse de ruhsal olarak o on günlük tutkunun içinde yaşamaya devam eder. Kadının mektupları ve fotoğrafları, kaybedilen nesneye yatırılan libidinal enerjinin birer taşıyıcısı hâline gelir; geçmiş, sürekli yeniden yaşanan bir şimdiye dönüşür. Dokuz yıl sonra gerçekleşen yeniden buluşma ise beklenen vuslattan çok bir yabancılaşma sahnesidir. Aralarında geçen kibar, ölçülü ve mesafeli sohbet Ludwig’i derinden rahatsız eder. Bu resmiyet ve nezaket, ona göre bir “yalan” ve bir “maske”dir; çünkü altında çözülmemiş, yakıcı bir gerilim hâlâ canlıdır. Ludwig’in geçmişte verilen sözü hatırlatması, bu sahte dostluk duvarını yıkma ve ilişkilerini bıraktıkları noktaya, o yoğun tutkuya geri döndürme arzusudur. Aynı zamanda bu ısrar, yaşananların yalnızca bir hayal olmadığını, zamana direnebilecek kadar gerçek bir aşk yaşandığını kendine kanıtlama çabasıdır. Kadın içinse durum çok daha karmaşıktır. Ev, onun gözünde sadece bir mekân değil; kocasına, oğluna ve toplumsal kimliğine olan bağlılığının somut bir simgesidir. Geçmişte Ludwig’in tutkulu hamlesine direndiğinde asıl engelin fiziksel değil, ahlaki olduğunu açıkça ifade eder: “Burada yapamazdım, evimde, onun evinde olmazdı.” Taşıdığı “kentsoylu Madonna” imajı, içselleştirilmiş bir denetçiye dönüşerek arzunun önünde güçlü bir set oluşturur. Dokuz yıl sonraki buluşmada kadının en büyük savunması ise yaşlanma kaygısıdır. Kendini artık “arzu edilecek biri” olarak görmez; saçlarındaki gümüş rengi tutamı geç kalmışlığın ve geri dönülmezliğin işareti sayar. Ludwig hâlâ genç ve hırslı görünürken, kadın kendini tutkulu bir âşık olmaktan çok geçmişte kalmış bir anı olarak konumlandırır. Bu hissiyat ve toplumsal rollerinden sıyrılamayışı, hikâyeyi bir kavuşma anlatısından çok bir trajediye dönüştürür. Karakterlerin davranışlarında id, ego ve süperego arasındaki çatışma sürekli hissedilir. Geçmişte yaşanan o on günlük, kapı aralarında ve koridorlarda kontrolsüzce yaşanan yakınlık, tamamen idin hâkimiyetindedir. Buna karşılık kadının toplumsal kimliği, evine ve ailesine duyduğu sadakat ve yaşlanma bilinci, süperegonun katı sınırlarını temsil eder. Dokuz yıl sonraki buluşmada sergilenen kibar sohbet ise egonun dış dünyaya sunduğu maskedir; Ludwig’in bu maskeyi bir yalan olarak nitelendirmesi, bastırılmış arzunun hâlâ ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Ludwig’in geçmişe olan bu yoğun bağlılığı, Freud’un tekerrür zorlantısı kavramıyla açıklanabilir. Eski odasını görmekteki ısrarı, arzunun o mekânda kilitli kaldığına dair bilinçdışı bir inancı yansıtır. Odaya girdiğinde eşyaların canlanması ve anıların üzerine çullanması, bastırılanın geri dönüşüdür. Finalde Verlaine’in şiiriyle kurulan “iki gölge” metaforu ise adeta bir yas sürecini simgeler. Her iki karakter de geçmişteki kendilerini arar; ancak zaman ve savaş, o eski libidinal kimlikleri çoktan öldürmüştür. Geriye kalan, bitmemiş bir arzunun hayaletleridir. Zweig’ın karakter kurgusu ve metindeki psikolojik ipuçları dikkate alındığında, savaş sonrası ilk buluşmada yaşanacak olası bir fiziksel birleşmenin Ludwig için aşkın devamı değil, büyük bir düş kırıklığının başlangıcı olacağı hissi güçlenir. Ludwig, dokuz yıl boyunca kadını gerçek bir insan olarak değil, zihninde dondurduğu kutsal bir imge olarak sevmiştir. Fiziksel yakınlık, bu idealleştirilmiş imgeyi kaçınılmaz olarak yıkacak, mistik özlemin yerini sert bir gerçeklik duygusuna bırakacaktır. Böyle bir birleşme, iki taraf için de dokuz yıl önce verilen bir sözün yerine getirilmesinden, bir borcun ödenmesinden öteye geçmeyebilirdi. Zweig’ın dünyasında bu tür bir vuslat, aşkın yeniden doğuşundan ziyade bir illüzyonun sonunu temsil eder. Ludwig için o an yaşanacak olası bir zafer hissi, ruhsal bir doyumdan çok, dokuz yıllık bir saplantının kapanışı olurdu. Ve büyük olasılıkla o gece, yine aynı yabancılık duygusuyla uyanarak sevdiği kadının aslında dokuz yıl önceki hâliyle geçmişte gömülü kaldığını kabullenmek zorunda kalırdı.
Psikanaliz
Geçmişe YolculukStefan Zweig · Koridor Yayıncılık · 202033,6bin okunma
·
176 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.