Puan vermedi·184 syf.····Okunma: 23 Aralık 2025 22:22 Jack London'ın hoboluk günlerinde yaşadıklarını anlatan bir eserdir.
Hobo: trenlerin genellikle yük vagonlarında kaçak yolculuk ederek, gerekirse yürüyerek ülkenin bir yerinden bir yerine giden kişilere denir.
En zor okuduğum -yani en az keyif aldığım, okurken yer yer sıkıldığım- kitabı olmasına rağmen, yazarı en iyi tanıdığım eseri diyebilirim bunun için.
Hep insanlığa karşı bir öfke içinde gördüm onu. Hayvanlar üzerinden duygularını yansıtınca insanlığın hep en kötü yüzünü yansıtmaya gayret ediyor hissiyatı veriyor.
Burda insanın zaafına, zayıflığına daha bir odaklanmış.
Jack London her türlü deneyime, hisse, duyguya adeta aç gibi. Bir yerden sonra bunu tecrübe etmemek yeterli gelmiyor.
Hobolukta çoğu duygunun bizzat tadına bakınca herhalde kalemi böyle kuvvet kazandı diye düşünmeden edemedim.
Dondurucu soğuğun yakıcılığını, açlıktan kıvranmanın sancısını, korkunun tir tir titreten kontrolsüzlüğünü ve o hayata tutunma gayesinin bıktırmayan heyecanını bu yolda tecrübe ediyor.
Açlığın insana neler yaptırabileceğini aç olmayan ne bilecek ki zaten...
Her duygu yaşanınca, tanınınca tam anlamıyla ifade edilebiliyor.
Bunu en yakıcı halinde yaşayan insan genellikle suskunluk perdesini çeker üstüne, kelimeler semtine uğramaz olur.
Jack London bunların gönüllü anlatıcısı rolünü alınca herhalde ifade edilebilir olmuş.
Kısacık hayata bunca kitap sığdırmak ancak böyle her şeye aç olmakla mümkün olabilirdi zaten.
Anlatırken öyle süsleyip pazarlamaz okuyucusuna o duyguyu. En yalın haliyle gereken etkiyi yapıyor zaten satırlar.