·110 syf.··Beğendi
···Okunma: 25 Aralık 2025 18:14 Kitaba geçmeden evvel kendi görüşlerimi ifade etmek isterim. Yazarı ismi dışında bilmeyen biri için naçizane anlaması kolay bir kitap değil. Yazarın saçma felsefesini-ölüme bakış açısını, kişisel hayatını bilmeden kolay anlamlandırılacağını düşünmüyorum. Okuma noktasında sizi zorlamıyor ama içerde bilmeyen, sorgulamayan hatta araştırmayan için eksiklikler bırakabilir. Öncesinde biraz yazar ve yaşamını araştırma ihtiyacı duydum. Ayrıca okurken sorguladığım bazı kavramlar oldu ve eksik kaldığını fark edince felsefesini de biraz araştırma gereği hissettim. Okurken bu işimi daha da kolaylaştırdı. Kitaplarda benim için yaşanan olaydan ziyade vermek istediği mesajlar ve yazarın felsefesi baskın geliyor. Kitabı çok beğendim, içerisinde müthiş çözümlemeler var. Okuma noktasında sade, anlaşılır ve kısa zamanda bitecek kalınlığa sahip.
Biraz yazardan ve felsefesinden bahsetmek istiyorum. Kendisi Fransız düşünür, romancı, deneme ve oyun yazarıdır. Bireyi temele alan varoluşçuluk felsefesinin temsilcilerindendir. Cezayir'de yoksul bir ailede dünyaya gelmiştir. Babasını savaşta kaybetmiş ve annesine tutunmuştur. Hayatta ölümün en saçma hallerinden birinin trafik kazası olduğunu düşünen yazarın ölümü bir trafik kazası ile sonuçlanmıştır.
Yazarın kitap bağlamında saçma ve ölüm felsefesine değinmek istiyorum. Yazarın düşünsel gelişimi üç dönemde şekillenmiştir: Uyumsuz Dönem (Dünya ve insan uyumsuzluğu üzerine odaklanmış. Bu dönemde saçma felsefesini temellendirdiği kitabı yabancıyı, Caligula ve Sisifos Söyleni eserlerini yazmıştır). Başkaldırı Dönemi (Başkaldıran İnsan, Vebayı). Sevgi Dönemi (İlk Adam kitabını yazmış ama tamamlayamadan vefat etmiştir).
Yazara göre yaşamın en önemli iki uğraşı vardır: Ölüm ve Saçma.
-Saçma, dünya ile insan bilinci arasındaki bağın sorunlu olması sonucu hayatın anlamsızlaşmasıdır. Bu da kişinin hayatında büyük kopuşlar meydana getirir. Bu kopuşlar, kişiyi hayata karşı uyumsuz kılar. Akılda yaşanan bu büyük tutarsızlık kişide boşluk yaratır. Bu boşluk varoluşsal sancının temelini oluşturur. Gündelik bilinç ile akıl arasındaki tutarsızlığın çıkardığı saçma olgusu tıpkı kitaptaki ana karakterde de görüldüğü üzere kişiyi akıl temelli hazdan uzaklaştırır, bedensel hazza yöneltir. Bu tiplemelerde andan alınan keyif üzerine izler görülür (Karakterin denizin kokusuna, güneşin sıcağına kitap boyunca odaklanması). Yazar, saçma duygusunu dört bilinç halinde ortaya koymuştur ama ben kitabını çerçevelendirdiği iki bileşene yer vereceğim. İlk bilinç, mekanik doğaya sahipmiş gibi modern dünyanın tekdüzeleştirdiği davranışlarımız ( Modern dünyanın getirdiği koşullar insanı otomatikleştirmiş, ruhani-duygusal dünyasından uzaklaştırmış kişi bu hayata sırtını çevirdiğinde saçma duygusu ile karşılaşıyor. Bu deneyimse kişiyi topluma ve kendine yabancılaştırıyor. Doğal olarak uyumsuz birey olarak kabul görmüyor. Kitabın okurken bu bileşen üzerine kurulduğu okuyunca anlaşılabiliyor). İkinci bileşen (Saçma deneyiminin zamanın ilerleyişine karşı parçalandığını hissettiği an. Bunu da kitabın sonlarına doğru karakterin ölümle burun buruna kaldığında fark ediyoruz. Karakter son sayfalarda kendisine kalan zamanı Tanrı'ya ayırmak istemediğini söylüyor. Orada zamanının bitecek olmasının geçmişe ve geleceğe takılmayan karakter için ne kadar önemli olduğunu hissediyoruz).
-Ölüme gelelim. Ölüm-saçma bilinçte direniş ve çatışmalar oluşturur. Saçmanın en derin ve etkileyici yaşandığı an ölüm anıdır. Ölümü şöyle açıklıyor: Ölüm, sonu olmayan yıkımdır, bu yıkım ön görülemediği gibi durdurması da mümkün olmayan bir varoluşsal yüzleşmedir. Camus'un insanı saçmayı kabul eder ama başkaldırısı yaşam merkezlidir. Ona göre; başkaldıran insan yaşamı değil, yaşamın nedenlerini ister. Ayrıca intiharı eleştirmiş, bunun felsefenin konusu olduğunu ifade etmiştir (Felsefesi ile ilgili Google Akademikten, Albert Camus’ta Saçma ve Ölüm İlişkisi makalesinden faydalandım).
-Şimdi kitaba gelmek istiyorum. İçinde modern dünya insanının hayatla olan bağının nasıl geliştiğini anlatmış. İçerisindeki olaylardan beni en çok çeken kısım mahkeme ve sonlarda peder ile konuşması oldu. Tema olarak ilerlemeye çalışacağım ve kişisel düşüncelerim çerçevesinde açıklama yapacağım.
-Kitap boyunca "Alışkanlık" kavramı üzerine odaklanmış ve benim üzerine sürekli düşündüğüm bir konu. Alışkanlık ile ilişki kuran insanlar sadece boşluk doldurmak için sizi kullanır veyahut siz onu kullanırsınız. Alışkanlık sevilene de sevilmeyene de duyulabilir. Bağ ise hakiki sevginin köklendiği yerlerde kurulur. Hakiki sevgiyi tıpkı kaktüse benzetiyorum. Köklerinden beslenen, hiçbir gücün göremeyeceği, yıkamayacağı kadar derinlerde yer alır. Biz bunu kaybetmiş durumdayız. Hayatımızdaki kişilere nesnelere yüklediğimiz anlamları veriyor ve bağımlılık duyduğumuz bir nesneye hissettiğimiz duyguları geliştiriyoruz. Tabiri caize hevesimizi alınca bırakıyoruz. Bulunduğumuz dönemde de bunu çok net ortada. Etrafta birbirini sevdiği için bir arada olduğuna inanan lakin yalnızca alışkanlık haline geldiği için toksikleşen ilişkiler görüyoruz. Bu da herkesi yıpratır ve hakiki bağlardan uzaklaştırır. Kitap içerisinden örnek verecek olursam; Salome'nin köpeğini kaybettiğinde ana karakterin yenisini alırsın demesine karşılık ben onu bırakamam, alıştım demesi. Karısını sevmeyen Salome, ölür ölmez bu köpeği alır ve o boşluğa onu sevmese de yerleştirir. Bu alışkanlıklar da temele bakıldığında boşluk hissini doldurmadan kaynaklı naçizane. Kitap boyunca alışkanlıkla ilgili çeşitli örnekler vermiş.
-"Topluma (Görünür) temas" teması ilgimi çeken temalardan biri oldu. Okurken dışarıya önem vermeyen karakter her ne olursa olsun yine de toplumun bir parçası olduğunu göstermiş. İlkin buna olarak evli arkadaşlarının kumsaldaki evlerine gittiklerinde ilk defa evlenmeyi düşünmesi. Burada içsel bir etkilenme durumu yok, görüntünün verdiği hissiyata rastlıyoruz. Kadının evlilikle ilgili konuşmalar boyunca ana karakterin verdiği tepkiler ve kişiliği üzerinden bunun çıkarımı yapılabilir. İkinci olarak da ölüm kararı sonrasında idamında yalnız kalmamak için insan kalabalığının gelmesini istemesi.
-"Yaz ve sıcak" teması beni okurken düşündürdü. Yazarın sadece yaz mevsimine ve havanın yakıcı sıcaklığına odaklanmasını, karakterin bedensel durumlardan etkilemesi üzerine yordum. Bu da yukarıda da belirttim üzere saçma felsefesinin temelinde yer alıyordu. Karakter yaz mevsiminin getirdiği yakıcı sıcakla düşünemez, yorgun ve sürekli uykulu hisseder. Yazar karakterin düşünselden ziyade duyusal deneyime odakladığını bu yolla açıklamış.
-"Araplar" teması. Yazar, Cezayir'i sömüren Fransa'nın halkın kimliğini sildiğini, dışarıda bıraktığını vurgular. Öyle ki isimleri dahi yoktur. Yaşamları önemsenmez. Mahkemede ölen Arap'ın hiç konuşulmamasından anlarız.
- "Anne ve toplumsal beklenti" teması kitabın temelini oluşturuyor. Başlarken "Bugün anne öldü. Belki de dün, bilmiyorum." buradan da anlaşılacağı üzerine anne ile aidiyet duygusu oluşmamış bir insanla tanışıyoruz. Annesini kaybetmesi onun üzerinde bir etki bırakmaz. Sıradan bir durummuş gibi tepki verir ve dışarıdan insanlar buna pek anlam veremez. Herkes tarafında yargılanır. Bu kayıtsızlık durumu devamda da görülür. Maria ile ilişkisi, arkadaşlarıyla olan ilişkileri vb. noktalarda da açığa çıkar. Toplum ve yasa tarafından işlediği suçtan ziyade belirlenen normlara aykırı davranışlar sergilemesinden ötürü yargılanır. Suç işlemesinin gerekçesini annesinin ölümünden sonra verdiği kayıtsızlığa bağlarlar. Mahkeme, onun topluma uyumsuzluğunun en net ortaya çıktığı yerdir. Savcının suçlamaları, peder ile idamına yakın görüşmesinde bunları çok açık görürüz. Anne ile ilk defa temasını da son sayfalarda okuruz. Annesini yargılamayı bırakır, onu anlamaya başlar.
Karakterden en çok pederle görüşürken inancını değiştirmemesi noktasında etkilendim. Peder ona böyle bir durumda iken tövbe edip Tanrıyla barışmasını öğütlerken onun buna karşı gelmesi çok hoşuma gitti. Kendi çıkarını seçip Tanrı'ya inanmadı. Bu da kendi sonu için Tanrı'ya inanlara karşı en güzel başkaldırı naçizane.
Kitapla, farkındalıkla, detaylarla kalın!