Satranç benim için bir hikâyeden çok, zihnin karanlık odalarında dolaşan bir deneyimdi.
Okurken şunu hissettim:
İnsan, yalnız kaldığında susmuyor; aksine zihni daha yüksek sesle konuşmaya başlıyor. Zweig’in anlattığı yalnızlık, dinlendirici değil; insanı kendine mahkûm eden bir yalnızlık. Sayfalar ilerledikçe satranç bir oyun olmaktan çıkıyor, aklı ayakta tutma çabasının son kalesine dönüşüyor.
Ve ister istemez şu sorular çarpıyor insanın yüzüne:
İnsan, aklını kurtarmak için ne kadar yalnızlığa dayanabilir?
Ve daha acısı:
Aklın kendisi, insanın en büyük hapishanesi olabilir mi?
Bu kitap bana şunu düşündürdü:
Bazen bizi hayatta tutan şeyler, aynı zamanda bizi parça parça tüketebilir. Zihin, özgür kalmak için bir dayanak ararken, o dayanağın esiri hâline gelebilir.
Kısa ama ağır.
Sessiz ama sarsıcı.
Bitince oyun bitiyor belki, ama zihindeki maç uzun süre devam ediyor. Satranç