İsminden başlayalım; kitap, anlatılan çok güzel bir hikayeden alıyor ismini. Hikaye bir grup erkeğin bir grup kıza yaptığı basit bir şaka, güzel deme sebebim ise benim buna yüklediğim anlam. Hikayede erkekler, istiridye yedikleri kızlarla dalga geçmek, onların tepkilerini gözlemlemek için istiridyelerin arasında cam inciler koyuyorlar ve kızlar da bunları gerçek sanıp değerli bir inci bulduklarını zannediyorlar. İşte ben kitaptaki karakteri de böyle bir cam inci olarak görüyorum. Kendisinin topluma gerçek bir inci olarak sunmak istiyor ama aslında o kadar kıymetli bir inci değil adamımız. Tabii bu benim yüklediğim anlam, yazarın böyle bir amacı olmayabilir.
Kitap Londra'ya yerleşen eski bir Nazi suçlusunun yeni kimliği ile var olma hikayesi. Kitabın başlarını çok sevdim. Ergenlik yıllarında da Fante ya da Bukoswki okumayı, bohem bir hayat yaşayan kahramanın odası ile, çevresi ile, kadınlar ile ilişkilerini okumayı çok severdim. Elbette bu hikaye öyle bir şey değil ama başları bana o tarz hikayeleri anımsattı. Sonra işin içine tiyatro, opera gibi fularlı şeyler giriyor. Yazar çok yoğun bir müzik kullanıyor kitapta, özellikle de belli bölümlerde. Buralar beni sıktı, açıkçası detaylı da bakmadım, ismi geçen eserleri de dinlemedim açıp. Sadece ''Sihirbazın Çırağı'' bir iki yerde geçince açıp o şiiri okudum, çok güzel şiir cidden, hele orijinal dilde nasıl lezizdir kim bilir...
Bunun haricinde sürükleyici bir kitap, empati yaptırıyor size karakterle ve siz de geçmişteki suçlarına -tartışmalı gerçi bu kısım- rağmen adamın kaçıp kurtulmasını arzu ediyorsunuz sonlara doğru. Kendi adıma kitabın cevap veremediği bazı sorular var; örneğin neden ilk başta Arjantin'e gitmeye bu kadar karşı? Ama kitabın asıl meselesi karşısında bu sorular çok önemli değil bence.
İki tema benim için çok önde kitapta. İlki elbette adamın gerçekten suçlu olup olmadığı ya da bedelini ödeyip ödemediği; zira kitabın sonuna, adamın oda arkadaşlarının kendi arasındaki diyalogda yazarın sesini duyuyoruz biz bana göre ve orada aslında bu tartışmaya da noktayı koyuyor bir bakıma. Karakterlerden biri doktorun başka seçeneği olmadığını, hatta insanların kamplarda ölmektense hastanede çok daha iyi koşullarda ölmesinin daha iyi olduğunu savunuyor, diğer karakter ise şu muhteşem cevabı veriyor; ''Senin tarif ettiğin gibi bir adam, en sık görülen ve en tehlikeli suçlu türüdür. Onlar insanoğlunun felaketidir. Her şeyi açıklayabilenler. Suçlarını Bilim, Anavatan, Din adına; Aşk, Kültür, Gelişme uğruna işleyenler...'' Bu arada karakter kendisini suçlu hissetmiyor zaten, onun asıl korkusu toplum tarafından yargılanmak bir bakıma.
İkinci tema ise bellek ve yaşanmışlıklar. Belleği silinen, anıları olmayan ya da onları unutmak zorunda kalan/bırakılan bir insan gerçekten yaşamış mıdır? Buna yaşam denebilir mi? Bir yaşam için bir geçmişe ihtiyaç var mı, onun inkarı aynı zamanda benliğinde mi inkarı gibi harika bir teması var bence kitabın. Mesela çok sevdiğim Türkçeye çevrilen kitaplarının ikisi hariç -o ikisini de okuyacağım- tamamını okuduğum Patrcik Modiano da böyledir. Tüm kitaplarında tema budur neredeyse. Karakterler hep geçmişin izini sürerler, kendi benliklerinin eksik parçalarını ararlar geçmişte. Kitabın benim için en çekici yanı buydu işte. Tüm geçmişinden vazgeçen, kendine yeni bir geçmiş icat eden bir adamın hikayesi bu.