Boileau-Narcejac’ın Şeytani adlı romanı, klasik bir polisiye gibi başlayıp okuru giderek daha dar ve karanlık bir psikolojik alana hapseden güçlü bir gerilim romanıydı. Eseri bitirdiğimde aklımda kalan şey olayların kendisinden çok, bu olayların karakterlerin zihninde yarattığı baskı ve güvensizlik hissi oldu. Yazarlar, suçun sonucunu değil, suç fikrinin insan ruhunda nasıl yankılandığını anlatmayı tercih ediyordu. Uzun süredir okuduğum en akıcı, merak duygusu uyandıran ve ters köşe yapan psikolojik-gerilim romanıydı diyebilirim. Ayrıca bu eser, Fransız yönetmen Henri-Georges Clouzot’nun başyapıtı olarak sinema tarihine geçen Les Diaboliques adlı filme esin vermiştir.
Romanın en güçlü yanı, okuru sürekli şüphede bırakması. Gerçek ile hayal, suçluluk ile paranoya arasındaki sınır giderek siliniyor. Yazarlar, okurun da karakterle birlikte aklını sorgulamasını sağlıyor. Finalde gelen ters köşe ise sadece şaşırtmak için değil, roman boyunca işlenen “şeytanilik” kavramını tamamlamak için var. Buradaki şeytanlık, kanlı sahnelerde değil; manipülasyonda, güç kullanımında ve zihinsel şiddette ortaya çıkıyor.
Romanın merkezinde satış temsilcisi olarak görev yapan Ferdnand’ın gözünden olaylara tanık oluyoruz. Fernand Ravinel, Paris'in kuzeyindeki Enghien'deki mütevazı evlerinde karısı Mireille'in kendisine dayattığı boğucu hayata daha fazla dayanamaz. Sevgilisi Lucienne'in ikna etmesiyle karısını öldürmeye karar verir. Böylece Fernand, doktor sevgilisi Lucienne’le birlikte hayat sigortasından alacakları parayla evlenip güney Fransa’daki Antibes’e yerleşebilecektir.
Doktor Lucienne'in temin etmeyi başardığı bir uyku hapıyla karısını uyuşturduktan sonra, Ravinel onu boğulmuş gibi göstermek için küvete sokar. Cinayet Nantes'te gerçekleştiği için Ravinel cesedi kırk sekiz saat sonra Enghien'e taşır ve ardından kaza gibi görünmesi için bir çamaşırhaneye yerleştirir. Ancak, Fernand olay yerine gittiğinde cesedin ortadan kaybolduğunu farkeder. Roman bu noktadan sonra iyice garipleşmeye başlar. Çünkü, cinayet planı başarıyla uygulandığında hikâyenin çözüleceğini düşünürken, asıl romanın bundan sonra başladığını fark ediyoruz. Çünkü Şeytani, “cinayet işlendi mi?” sorusundan çok “bir insan bu yükle ne kadar yaşayabilir?” sorusunu soruyor.
Cesedi bulmaya çalışan Fernand, morgta cesede rastlayamaz. Daha sonra Mireille'in abisine giderek onu bulamadığını söyler. Mireille'in abisi ise onunla bugün görüştüğünü, gayet iyi olduğunu söylemesi üzerine Fernand şaşkınlıktan ne yapacağını bilemez. Hemen sevgilisi Lucienne ile görüşür ve durumu ona anlatır. Lucienne ise ona inanmaz ve onun delirdiğini söyler, hatta ona sakinleşmesi için bir ilaç bile yazar. Ertesi gün Mireille'in kendi el yazısı ile yazılmış bir mektup alır. Mektupta eve yakında geleceğini söylemektedir. Bunun üzerine Fernand yavaş yavaş, pişmanlık ve suçlulukla birleşen ıstırap duyguları ile ölen karısının onu rahatsız etmek için geri döndüğüne iyice inanmaya başlar, çünkü başka bir açıklaması olamaz.
Gerçeklik ile gerçeklik dışı arasında kalan ve bir yandan da korku, suçluluk duygusu, pişmanlık, kaygı duygularının arasında iyice sıkışan Fernand bir gece Mireille'in eve geldiğini, ayak seslerini duyması ile dayanamaz ve çekmecesindeki silah ile bu acıya intihar ederek son verir. Ancak gerçek çok farklıdır; Fernand’ın sevgilisi Lucienne ve karısı Mireille sahte cinayeti planlayarak Fernand’ın psikolojisinin bozulmasını, yaşadığı suçluluk duygusunun ve korku ile onu intihara sürükleyerek hayat sigortasındaki parayı alacaktı ve bunu da başarmışlardı.
Şeytani, hızlı tüketilen bir polisiye değil. Sabır isteyen, atmosferi sindirilerek okunması gereken bir kitap. Psikolojik gerilim seven, insan zihninin karanlık taraflarına ilgi duyan okurlar için etkileyici ve kalıcı bir okuma deneyimi sunuyor. Kitabı kapattıktan sonra bile “gerçekten olan neydi?” sorusu zihinde kalmaya devam ediyor ki bence bu, romanın en büyük başarısı.