Sessiz Çığlıkların Romanı.
Eserin en güçlü yanı, yazarın haklı–haksız ayrımı yapmaktan özellikle kaçınması. İlk önce yaşlı kadının tarafında duruyoruz; yalnız bırakılmış, değersizleştirilmiş, yük gibi görülen bir anneyle empati kuruyoruz. Fakat anlatıcı değiştikçe şunu fark ediyoruz: Kimse bütünüyle kötü değil, kimse de bütünüyle masum değil. Herkes kendi yorgunluğunun, kendi eksikliğinin içinde sıkışmış durumda.
Şermin Yaşar bu iki taraflı bakış açısını önceki eserlerinde de sıkça kullandığı anlatım tekniğiyle verir. Her yeni bölümde olayları farklı bir karakterin gözünden dinleriz. Böylece okuyucu, aynı hikâyeye farklı pencerelerden bakma imkânı bulur. Çünkü insan, gerçek hayatta da çoğu zaman duygularını ve düşüncelerini karşısındakine tam anlamıyla ifade edemez. Yanlış anlaşılma korkusu, kabullenilmeme endişesi, kendini olduğu gibi göstermek istememe ya da kaçışlarını gizleme arzusu buna engel olur. Bu romanda da karakterlerin çoğu, dış dünyaya değil kendi iç dünyalarına konuşur. Karşı taraf çoğu zaman suskundur; asıl konuşan, insanın kendi iç sesi olur. Bu durum anlatımı daha gerçekçi ve daha sarsıcı kılar.
Romanda yaşlılık, günümüzde karşılaştığımız haliyle ele alınır. Anlatılanlar “absürt” ya da “olmaz” dediğimiz türden değildir; aksine, her birimizin çevresinde gördüğü, tanık olduğu yaşanmışlıklardır. Bir ayaküstü sohbet sadeliğinde anlatılan bu hayatlar, bir araya geldiğinde insanı derinden hüzünlendirir. İza’nın Şarkısı ve Bahçıvan ve Ölüm gibi bu kitap da bana yaşlı olmanın, ölüme yaklaşmanın ve bu sürecin ne kadar zor olduğunu düşündürdü.
Ebeveynlerin evlatlarından beklentileriyle çocukların hayata bakışı çoğu zaman örtüşmez. Anne-baba, çocuklarını kendileri yetiştirdikleri için onların hayata kendi pencerelerinden bakacağını düşünür. Oysa her insan başlı başına bir dünyadır ve her dünya farklı evrenler barındırır. Roman boyunca bu farklılıkları açıkça görürüz. Başta Selime Teyze'nin anlattıkları bize haklı gelir; onun adına üzülür, çocuklarını eleştiririz. Ancak ilerleyen bölümlerde yaşanan kavga sonrası çocukların duygularını kendi ağızlarından dinlediğimizde, onların da kendi pencerelerinden bakarak düşündüklerini fark ederiz.
Erkan, kendi sınıfından, yöresinden ve töresinden biriyle evlenmediği için adeta bir “iç güveysi”ne dönüşmüştür. Eşi Ebru, Erkan’ın annesini istemez; Erkan’ın maddi durumunun iyi olmaması ve baskın bir karakter olmaması nedeniyle onu kolayca yönlendirebilir. Erkan bu evde kendine bile yer bulamazken, annesinin hiç yer bulamaması kaçınılmaz olur. Erkan’ın ağlayarak anlattıkları, okurun ona hak vermesine sağlar.
Meral karakterine baktığımızda, psikolojik olarak oldukça dağınık bir ruh hali görürüz. Kendisi bipolar bozukluk hastasıdır; kendine bile hayrı olmayan, hayata tutunamayan bir karakterdir. Annesini kabullenememesinin temelinde yalnızca bir reddediş değil, yaşamla kuramadığı sağlıksız bağlar vardır. Eve dair betimlemeler ve görsel anlatımlar da bunu açıkça gösterir.
Seher ise maddi olarak iyi bir durumda olmasına rağmen, eşi tarafından ihmal edilen, fazla kilo almış ve hayata tutunmakta zorlanan bir kadındır. Yıldız’a baktığımızda ise doktor olmuş, güçlü bir kadın görürüz; fakat onun hayatı da babası Mustafa’nın ölümüyle büyük bir kırılma yaşamıştır. Bu kaybı kabullenememiş, annesinin zor zamanlarına denk gelen bu süreçte kendi kabuğuna çekilmiştir. Babasının ölümüyle birlikte aslında annesini de kaybetmiş, derin bir yalnızlığa sürüklenmiştir.
Bu yönleriyle Altı Harfli Bir Tatlı, son derece hüzünlü ve sarsıcı bir romandır. Çevremde benzer hayatlara sıkça rastladığım için anlatılanlar bana çok tanıdık geldi. Bu nedenle bu kitabın, genç okurlardan ziyade orta yaş ve üzeri okurlar tarafından daha derinlikli anlaşılacağını düşünüyorum.