·152 syf.····Okunma: 20 Aralık 2025 21:36 Kızımın ödevi vesilesiyle okuduğum bir kitap bu. Aslında bir tiyatro metni. Eminim bir çoğunuz da izlemişsinizdir.
Kızım "Anne bunu okumalısın” dedi.
Okudum.
Ve sık sık üzerine düşündüğüm cümlelerle karşılaştım.
Reis Bey, adaletle merhamet arasına sıkışmış bir vicdanın hikâyesi.
Katı bir hâkimin, insanı insan yapan o çatlakla yüzleşmesi…
Kanunla hükmeden bir aklın, geç de olsa kalple tanışması.
Necip Fazıl, bu metinde bize resmen şöyle bağırıyor:
“Ne yapayım ki bütün kin ve garez duygumu kendime,
bütün af ve merhamet hissimi dünyaya çevirebileyim?”
Kitap tam olarak bunun etrafında dönüp dolaşıyor.
İnsanın, adalet adına merhameti boğmasının bedelini anlatıyor.
Beni en çok etkileyen bölüm, asılan çocuğun ardından kalan o sözler oldu.
Bir beddua gibi ama aslında bir ayna:
“Ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz…”
Çünkü ağlayamayanın anlayamayacağını söylüyor.
Ve belki de Reis Bey’in asıl mahkûmiyeti burada başlıyor.
Necip Fazıl’ın dili tok, sert, sarsıcı ve bu yüzden çok samimi.
Merhameti süslemiyor, kutsamıyor;
gecikmiş bir yüzleşme olarak önümüze koyuyor.
“Dünyayı, hastalarla hastabakıcılarından ibaret iki sınıfa bölecek bir anlayışa yol var mıdır?”
Bu soruyu kitabı bitirdikten sonra da düşünmek istedim.
Çünkü cevap kolay değil.
Çünkü hepimiz bazen Reis Bey’iz.
Bazen de onun verdiği kararla geri dönüşü olmayan bir sessizliğe gönderilen çocuk…
Bu kitap bana şunu düşündürdü:
Adalet, merhametten ayrı düştüğü anda zulme yaklaşır.
Ve en ağır cezalar, geç fark edilen hakikatlerdir.
Kızım beğendi diye okudum.
Ama ben de çok beğendim.
Çokça düşünerek ve içim acıyarak.