Puan vermedi·176 syf.··Beğendi
···Okunma: 18 Aralık 2025 18:27 Dolores Reyes ve Toprakyiyen
Dolores Reyes, Arjantin edebiyatının son dönemde öne çıkan kadın yazarlarından biri. Toprakyiyen (Cometierra), ilk kez 2019 yılında yayımlanmış, kısa sürede yalnızca Latin Amerika’da değil, dünya edebiyatında da karşılık bulmuş. Roman; kayıp kadınlar, erkek şiddeti, yoksulluk, beden politikaları ve sezgisel bilgi biçimleri, ev neresidir, kimlik arayışı nedir üzerinden çağdaş toplumsal yaraları görünür kılan, sade olmasına rağmen sert ve sarsıcı bir anlatıyla okuru etkiliyor.
Annesinin ölümünden sonra halasının da gitmesiyle dünyayla arasındaki son bağları kopan iki kardeş, Toprakyiyen’de yalnız kalmanın ne anlama geldiğini erken yaşta öğrenir. Bu yalnızlık bir eksiklikten çok, karakterlerin bedenlerine ve kimliklerine kazınan bir hâl olarak belirir. Özellikle kız kardeş için bu yalnızlık, insanın kendisini ancak başkalarının kaybı üzerinden tanımladığı bir kimlik arayışına dönüşür. Her iki kardeşte toplumda ıskartaya çıkmış, faydasız tipler olma yolundadır. Ana karakterin toprağı yemesi, yalnızca mistik, sezgisel bir yetenek değil; dünyayla, kayıpla ve hafızayla kurduğu tek temas biçimi. Kimliğini akıl ya da dil üzerinden değil, beden üzerinden kuruyor. Kayıpları bulmaya giden yol onda sezgisel değil aynı zamanda acı veren, mide bulandıran bazı durumlarda bir bağlımlılıkçasına istek uyandıran fizikselliği de içeriyor.
Toprakla temas ettikçe başkalarının bedenlerine giriyor; kaybolmuş olanın ölü mü diri mi olduğunu, hangi koşullarda tutulduğunu görebilme duru görü sahibi olabilme yeteneği oluşuyor . Bu geçişler, büyülü gerçekçiliğin alışıldık estetik zarafetinden daha keskin. Reyes burada kadın bedenini romantize etmek yerine onu yük taşıyan, kirlenen, bedel ödeyen özel bir alana dönüştürmüş. Bu yönüyle Toprakyiyen, kadın sezgisini yücelten değil, kadın bedenine zorla yüklenen toplumsal görevlere bir derecede itiraz eden, oyun bozan bir metin. Toprakyiyen’in toplum içindeki konumu bu itirazı daha da belirginleştiriyor. O, yardım istenen ama eşit görülmeyen; kapısı çalınan ama sofrasına oturulmayan, arkadaşlarının evine davet edilmeyen bir figürdür. Ucubeleştirilir ama özel yetileriyle de vazgeçilmezdir. Bu durum, kadınların tarih boyunca maruz kaldığı çelişkili konumun açık bir izdüşümüdür: Kadın, şifa vermesi beklenen ama kendisi korunmayan kişidir. Toplum, onu hem dışlar hem de ona muhtaçtır. Feminist bir okumayla bakıldığında roman, kadın bilgisinin ancak marjinalleştirilerek kabul gördüğünü ortaya koyar.
İnsanın sevdiğini bulmak için her yolu denemesi, romanda ahlaki bir yücelik olarak değil, çıplak bir çaresizlik olarak anlatılır. Toprakyiyen’in bilgisi onu kurtarıcı yapmaz; aksine, her yeni keşif onu biraz daha yalnızlaştırır. Çünkü gördükleri, başkalarının yüküdür ve bu yük paylaşılmaz. Kadın karakterin kimliği, kendi arzularından çok başkalarının kayıpları üzerinden tanımlanır. Roman tam da burada şu soruyu sorar: Kadın, yalnızca başkalarının acısını taşıdığı sürece mi anlam kazanır?
Bayan Ana figürü, bu soruya etik bir eşik sunar. Kural koyan, yasaklayan ama sevgisini geri çekmeyen bu figür, patriyarkal otoritenin sertliğinden farklı bir düzeni temsil eder. Onun öldürülmesi, romandaki en sert kırılmalardan biridir ve şu gerçeği açığa çıkarır: Kadın dayanışması bile bu dünyada güvende değildir. Buna rağmen Bayan Ana’nın rüyalarda varlığını sürdürmesi, kadın bilgisinin bastırılsa da tamamen yok edilemeyeceğini fısıldar. Rüyalar burada bir kaçış değil, direniş alanıdır.
Polis Ezequiel’in varlığı, erkek egemen düzenin kurumsal yüzünü temsil eder. Temiz, bakımlı, düzenli ve rasyonel olan bu figür, kendi sisteminin çözemediği bir kayıp karşısında, toplumun “tekinsiz” ilan ettiği bir kadına başvurmak zorunda kalır. Bu, feminist açıdan son derece anlamlıdır: Devletin ve hukukun görmediğini, kadın bedeni görür; ama bu bedel yine kadına ödetilir.
Roman boyunca yerel kültürel unsurlar —mate, cumbia, Santería, rahibeler, sert içkiler— yalnızca folklorik detaylar değildir. Bunlar, erkek aklının kurduğu lineer dünyanın dışında kalan alternatif varoluş biçimleridir. Kadınlar bu alanlarda hayatta kalır, dayanışır, konuşur. İnanç, müzik ve beden iç içe geçer; tıpkı Toprakyiyen’in toprağın içine girerek gerçeğe ulaşması gibi.
Ev kavramı romanda sabit değildir. “Bir evin de ömrü vardır, ölebilir” cümlesi, yalnızca mekânlara değil, kadınların yüklenen rollerine de dairdir. Ev, çoğu zaman bir sığınak değil, bir kapan hâline gelir. Sürekli yer değiştirme, göçerlik ve yurtsuzluk, karakterlerin iç dünyasında kalıcı bir kırılma yaratır. Feminist okumada bu, kadının kendine ait bir alan bulma mücadelesiyle doğrudan ilişkilidir.
Modern dünyanın yeni kuşağı materyalist düzene önem vermez. Yarını düşünmeden yaşamak, gamer olarak oyun başında saatler geçirmek, paranın sadece alışveriş metası olarak görülmesi bu yeni dünya insanının gerçekliğidir. Toprakyiyen de paraya önem vermez ama yine de görü yapacağı kişilerden maddi yardım alır. Fazlasını istemez hatta iade eder.
Finalde Toprakyiyen, evi terk eder, toprağından olur ve yola çıkar. Yeni bir isim arar. Bu arayış, bir kayıp değil; kendini ilk kez bilinçli olarak sahiplenme çabasıdır. Sevgilisinden ayrılması onu üzer ama durdurmaz. Çünkü roman, kadın karakter için “varmayı” değil, kendi yolunu seçmeyi önemser.
⸻
Kişisel Bir Eşlik Notu
Fethiye’de bir floş ağacı (maymun çıkmaz) olduğunu öğrendim. Pembe çiçek açtığı zaman, bu romanla kurduğum bağ nedeniyle onun fotoğrafını paylaşmayı diliyorum. Toprakyiyen’in dünyasıyla kesişen bu görüntüyü, yaşamda kimlik arayışı içinde olan tüm kadınlar adına bir selam, bir işaret, bir dayanışma jesti olarak görmek istiyorum. Buna ister eşzamanlılık densin, ister tesadüf; bazen edebiyat, insanın baktığı yere anlam ekler.