Yaralı, kuşatılmış, yalnız bırakılmış ama teslim olmamış bir vatan…
Kitabı okurken karakterler geri çekiliyor, Kıbrıs’ın kendisi konuşuyor. Burada Kıbrıs bir ada değil; Türklüğün sınandığı bir cephe. Sömürgecilik yalnız silahla değil; kimliksizleştirme, dinle uyutma, hafızayı silme ve dili unutturma yoluyla ilerliyor. Çünkü bir vatan işgal edilmeden önce unutturulur. Okullardan Atatürk’ün silinmesi, İstiklal Marşı’nın yasaklanması, Türk mekteplerinin kapatılması tesadüf değil; amaç Türk’ü Türk yapan her şeyi hayattan söküp atmaktır. Yunan milliyetçiliği nefreti açıktan işlerken, İngiliz aklı daha sinsi oynar; milliyetçiliği bastırır, yerine sorgulamayan bir din anlayışı koyar.Din vatanın önüne geçtiği anda vatan kaybedilir.
Kıbrıs meselesi sandığımızdan çok daha eski ve çok daha derin.
Yazarın dinler tarihine dair verdiği bilgiler, adanın neden hiçbir zaman sadece bir toprak parçası olmadığını açıkça hissettiriyor. Bugün süren mücadelelerin köklerinin kutsal kabul edilen mekânlara ve ortak miras fikrine dayandığını görmek, metni okur gözünde daha da anlamlı kılıyor.
Kahramanlık burada silahla değil, bedel ödemeyi göze almakla tanımlanır. Bayrağı sınıfa koymak, Türkçe öğretmek, “Hukuksuzluğa bugün susarsak yarın adalet isteyemeyiz” demek kahramanlıktır. Çünkü bu topraklarda doğruyu savunmak; sürgünü, işsizliği, hatta ölümü göze almaktır.Asıl ihanet korkmak değil, korkuya alışmaktır. Kıbrıs Türkü yalnız bırakılmış olabilir; Türkiye uzaktır, dünya suskundur ama vatan, kendi evlatları tarafından terk edilmediği sürece düşmez.
Okurken kendime defalarca sordum: Ben olsam susar mıydım? Bugünün görece sakin günlerinden bakınca “susmazdım” demek cesurca görünebilir ama insan bilir; vatan tehdit altına girdiğinde damarlarımızda akan o kan sessiz kalmaya izin vermez. Satılan kızlar, göçler, sürgünler, susturulan öğretmenler bir milletin yavaş yavaş yok edilme teşebbüsünün parçalarıdır; ama her yok etme planının karşısında mutlaka bir direnç doğar. Bazen bir öğretmenin çantasında işlenmiş bayrak olur bu direnç, bazen bir annenin evladına bıraktığı vasiyet.
Kıbrıs'ta verilen mücadele toprak için değil, Türk kalabilmek içindir. Ve bu mücadelede kahramanlık ölmek değil; unutmamaktır. Kıbrıs'ın "Biz hâlâ buradayız" diye attığı sessiz ama onurlu bir çığlıktır. Ve o çığlık, korkuya rağmen susmayanların sayesinde hâlâ yankılanıyor.
Karakterlerden Sarah'ın geçmişin izini sürerek yolunu yeniden Kıbrıs'ta bulması da bu tarihsel yükle birleşiyor. Onun yaşadığı acılar, geçmişin kolayca bulunup geride bırakılabilecek bir şey olmadığını hatırlatıyor. Okur olarak, arayışın sonucundan çok o arayışın kendisine tanıklık ediyorsunuz.
Sümer Öğretmen ve Tomris Hanım'ın anlattıkları ise kitabın en sarsıcı anlarından. Özellikle Tomris Hanım'ın o heyecanlı, yer yer nefes nefese anlatımı okura öyle güçlü geçiyor ki duygulanmamak mümkün değil.
Anlatılanlardan çok anlatma biçimi etkiliyor insanı. Zeynep Öğretmen ise son derece diri ve gerçek bir karakter. Onun mücadelesini okurken kendinizi ister istemez onun yerine koyuyor, bir anlığına onun cesaretini hissediyorsunuz.
Kitap tarihi bilgileri günümüze öyle bir taşımış ki; hem kurgu üzerinden akıyor hem de metni sağlam tarihsel verilerle donatıyor. Asla sıkılmıyorsunuz. Benim için neredeyse bir ansiklopedi niteliğindeydi. Okurken defalarca durup düşündüm; verilen isimleri tek tek gidip araştırdım. Bu yüzden bu kitap çabuk bitmiyor.Çünkü yazar sizi yalnızca okumaya değil, araştırmaya ve sorgulamaya da zorluyor.