Yaşamak bittiğinde insan rahatlamaz.
Ama çökmüş de hissetmez.
Daha çok şunu düşünür:
“Demek ki insan, sandığımdan daha dayanıklı.”
Bu roman bir umut vaadi sunmaz.
Ama şunu fısıldar:
Yaşamak başlı başına bir direniştir.
Ve belki de en büyük teselli budur.
Hayat bana hiçbir zaman “nazik” davranmadı.
Tıpkı bu romandaki gibi, elimde olanları tek tek geri aldı.
Önce güvenimi… sonra sevdiklerimi… sonra da “daha ne kaybedebilirim?” dediğim yerden bir şey daha kopardı.
Yu Hua’nın anlattığı hayat, benim içimde çoktan başlamıştı zaten.
Bu hikâyede yaşamak; mutlu olmak değil, dayanmak demekti.
Ben de öyle yaşadım.
Her sabah uyanıp, içimdeki yorgunluğa rağmen “bugün de nefes alıyorum” diyebilmekti yaşamak.
Bazen ailem için, bazen sadece “yenilmedim” demek için.
Roman boyunca kader, insanın kapısını çalmıyor.
Sessizce içeri giriyor.
Benim hayatımda da öyle oldu.
Bir gün her şey normaldi, ertesi gün hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Ama kimse insana “hazır mısın?” diye sormuyor.
En çok da şu vurdu beni:
Hayat, insanı acıya alıştırıyor.
Başta can yakan şeyler zamanla sessizleşiyor ama yok olmuyor.
Ben de acıyı unutmadım.
Onunla yaşamayı öğrendim.
Tıpkı romandaki gibi… kayıplar biriktikçe, insanın kalbi genişlemiyor; yoruluyor.
Ama bu kitap umutsuz değil.
Çünkü yaşamak, her şeye rağmen devam etmek demek.
Ben de devam ettim.
Bazen ağlayarak, bazen susarak, bazen de kimseye belli etmeden.
Bu hikâyede umut; büyük cümlelerle anlatılmıyor.
Bir sabah uyanabilmekte,
bir tarlaya bakabilmekte,
bir çocuğun nefesini duyabilmekte gizli.
Benim umudum da öyleydi.
Büyük hayallerim olmadı belki ama bırakmadım.
Ne kendimi, ne geleceğimi, ne de hayata tutunan o küçük iç sesimi…
Yaşamak, bana şunu söyledi:
İnsan güçlü olduğu için değil, başka seçeneği olmadığı için güçlü olur.
Ben de öyle oldum.
Sevdiğim halde kırıldım, inandığım halde yıkıldım ama yine de ayakta kaldım.
Bu romanı okurken kendimi okudum.
Kaybettiklerimi, sustuklarımı, geceleri kimseye anlatamadıklarımı…
Ve şunu fark ettim:
Hayat beni incitti ama bitiremedi.
Çünkü yaşamak;
mutlu sonlara ulaşmak değil,
nefesin bitene kadar pes etmemekmiş.
Yaşamak, yüksek sesle ağlayan bir kitap değildir.
Sessizdir.
Ama tam da bu yüzden insanın içine daha derinden işler.
Yu Hua bu romanda bize “nasıl yaşanır?” sorusunu sormaz.
Onun yerine çok daha ağır bir soruyu bırakır önümüze:
“Bunca şeye rağmen insan neden hâlâ yaşar?”
Romanın duygusal gücü, yaşanan felaketlerin büyüklüğünden değil,
bu felaketlerin sıradanlaşmasından gelir.
Ölümler, yoksulluk, kayıplar birer dramatik doruk noktası gibi değil;
hayatın olağan akışıymış gibi anlatılır.
İşte insanı sarsan da budur.
Bu kitapta acı bağırmaz.
Acı bekler.
İnsanın içine çöker, orada yerleşir.
Kısaca, bu kitabı okumadım. YAŞADIM.
Bu hikâye artık sadece Yu Hua'nındır diyemem. Bu hikaye kitabı okuyanlarındır...
YaşamakYu Hua