Puan vermedi·110 syf.··Beğendi
···Okunma: 29 Aralık 2025 23:11 Bu roman bir kurtuluş romanı değil, bir sürgün bilinci romanıdır. Bugün İsrail devletini temsil eden menora yalnızca bir semboldür. İsrail devletinin, Yahudiler için bu denli değerli ve kutsal olan menoranın izini sürmemesi ya da onu resmî olarak ortaya çıkarmaması düşündürücüdür. Oysa Yahudiler tarih boyunca bu kutsal emaneti hep takip etmiş, onun arkasından gitmişlerdir. Bu takip, bir sahiplenmeden çok tanıklık içindir. Çünkü Yahudi halkı, menoranın hiçbir zaman gerçek anlamda sahibi olamamıştır.
Musa’nın yaptırdığı kutsal menoranın, Kral Süleyman tarafından inşa edilen Kudüs Tapınağı’nda bulunduğu dönemler, Yahudilerin görece huzurlu olduğu zamanlardır. Ne zamanki bu tapınak Roma İmparatoru Titus tarafından yakılmış, Kudüs Romalılarca talan edilip yağmalanmış, işte o andan itibaren menoranın güç sahipleri arasında zorunlu yolculuğu başlamıştır. Bu yolculukla birlikte Yahudi halkının da sürüklenme hikâyesi başlar.
Menora, Yahudiler için sıradan bir kutsal eşya değildir. Farklı toplumlarda daima azınlıkta kalan, ötekileştirilen ve istenmeyen Yahudileri bir arada tutan, onlara güç veren, varlıklarını anlamlandıran bir merkezdir. Onu kaybettiklerinde kendi sonlarının da karanlığa gömüleceğine inanırlar. Bu nedenle menoranın kaderiyle kendi kaderlerini özdeşleştirirler.
Roman, Yahudilerin bu kadar değer verdiği yedi kollu şamdanın bir türlü kendi yuvasına, Kudüs’e dönememesiyle sona erer. Bence romanda verilmek istenen temel düşünce tam olarak budur: Bu dünyada kutsalın kaderini adalet değil, güç belirler. Böyle bir dünyada kutsal nesneler de sürgünde kalmaya mahkûmdur.
Menoranın Bizans’a taşınması, artık geri dönüşü olmayan bir biçimde iktidar alanına hapsedilmesi anlamına gelir. Benjamin, bu kutsalı gören son kişi olarak yola çıkar; ancak amacı onu kurtarmak ya da halkına geri kazandırmak değildir. Onun yaptığı, bu kutsalı artık gözlerden uzak tutmaktır. Tanıklık yine ondadır, ama bu kez tanıklık saklama sorumluluğuna dönüşür.
Roman, 455 yılında Roma’nın Germenler (Vandallar) tarafından talan edilmesiyle başlar. Roma, yaşadığı ekonomik ve siyasal çöküş nedeniyle bu saldırıya hazırlıksız yakalanır. Bölgedeki bütün değerli eşyalar, altınlar ve ganimetler Kartaca’ya taşınır. En önemlisi, Roma’da bir azınlık olarak yaşayan Yahudilerin yedi kollu şamdanının da imparatorluk gözetimindeki yerinden alınarak Kartaca’ya götürülmesidir. Yahudiler bu durumu kendi kaderleriyle paralel görürler. Şamdanın başka bir gücün eline geçmesi, onların yaşamlarının da olumsuz etkileneceği inancını doğurur.
Bu nedenle on bir yaşlı adam bir araya gelir. Yaşananlara tanıklık etmesi ve gördüklerini geleceğe aktarması için yedi yaşında bir çocuk olan Benjamin’i yanlarına alırlar. Benjamin, menoranın yolculuğuna eşlik eden son tanık olur. Kartaca’nın Bizans tarafından ele geçirilmesiyle şamdan bir kez daha el değiştirir ve Bizans’a götürülür.
Roman boyunca açıkça görülür ki menora anlatıda bir nesne değildir. Kudüs’te kendi tapınağında bulunması Yahudilerin özlemidir; farklı güçlerin elinde dolaşması ise onların bir vatana, bir toprağa, bir huzura kavuşma umutlarını sürekli erteler. Benjamin, bu döngüyü kırması gerektiğine inanır. Tanrı’nın kendisine yol gösterdiğine inanarak, çok değerli altından yapılmış bu kutsal emaneti kimsenin bilmediği bir yere gömer. Artık menora güvendedir; çalınamaz, yağmalanamaz, kirletilemez.
Yahudilerin tarih boyunca yaşadıkları sıkıntılar, birlikte ayakta kalma ve var olma mücadeleleri inkâr edilemez bir gerçektir. Yaşadıkları toplumlarda felaketli günlerin faturası çoğu zaman onlara kesilmiştir. Roman, bu durumu abartmadan, gerçekçi bir dille aktarır. Bu acı gerçekliği anlamak için Stefan Zweig’ın neden intihar ettiğini hatırlamak bile yeterlidir. Üstelik romanda Yahudiler Tanrı’yla hesaplaşmaktan da geri durmazlar; yaşadıkları dışlanmışlığın bir nedeni olup olmadığını sorgularlar. Ancak bütün bu sorgulamalara rağmen, Tanrı’nın onları neden vatansız ve topraksız bıraktığının, neden sürekli dışlandıklarının kesin bir cevabına ulaşamazlar.
Ne yazık ki bugün İsrail devletinin Filistin topraklarında Filistin halkına yaşattığı akıl almaz vahşet, bu kadar acı çekmiş bir toplumun başka bir halka benzer acılar yaşatmasını daha da düşündürücü kılmaktadır. Elbette İsrail devleti ile İsrail halkını aynı kefeye koymak doğru değildir; ancak romanın hatırlattığı tarihsel hafıza, bu çelişkinin daha derinlemesine sorgulanmasını zorunlu kılar.
Sonuç
Gömülü Şamdan, kutsalın yeryüzünde korunamayacağını, şiddetin hüküm sürdüğü bir dünyada huzurun ancak görünmezlikte mümkün olduğunu söyler. Bu nedenle menora gömülür. Kaybolmak için değil; insanlık adaleti yeniden öğrenene kadar beklemek için. Bu büyük özleme kavuşmak için, kavuşur mu bilinmez?