·416 syf.··Beğendi
···Okunma: 30 Aralık 2025 00:00 Bu kitabı bitirdiğimde elimde kapalı bir kitap yoktu aslında içimde açılmış bir sürü soru vardı. Nietzsche Ağladığında bana bir hikaye anlatmadı bana dönüp “sen ne yapıyorsun?” diye sordu. Okurken defalarca durdum bazen bir sayfayı kapattım bazen aynı cümleyi iki üç kez okudum çünkü bazı satırlar bilgi vermiyor insanın tam kalbine dokunuyor. Kitap ilerledikçe fark ettim ki burada mesele Nietzsche değil Breuer değil felsefe ya da terapi de değil mesele yaşanmamış bir hayatın ağırlığı ve bunun insanın sırtına nasıl çöktüğü.
Breuer’in düzgün hayatı ile Nietzsche’nin yalnız hayatı arasında gidip gelirken şunu düşündüm. Hayatını doğru yaşamakla hayatını gerçekten yaşamak aynı şey değil. Kitap bunu bağırmıyor ama sessiz sessiz hissettiriyor. Bir yerde geçen “Zaman, sonsuza dek doymayacak kadar açgözlüdür” cümlesi benim için sadece zamanla ilgili değildi bu ertelediğim her şeyin susturduğum her isteğin sonra bakarız dediğim her duygunun cümlesiydi. Zaman almıyor sadece beklediğin her şeyi senden daha pahalıya istiyor.
Nietzsche karakterini okurken onu güçlü sert ulaşılmaz biri gibi görmek imkansızlaştı çünkü kitap onu bir düşünürden önce bir insan olarak çıplak bırakıyor. Yalnızlığını korkularını bedeniyle ve arzularıyla kavgasını gizlemiyor. “Güven içinde yaşamak tehlikelidir” dediği yerde şunu hissettim. Güven dediğimiz şey bazen huzur değil uyuşmadır. İnsan rahat ettiği yerde çürüyor bunu kabul etmek zor ama doğru. Kitap tam da burada rahatsız ediyor çünkü okura güvenli alan tanımıyor.
Aşk ve ilişkilere geldiğinde kitap daha da acımasızlaşıyor. “Bizler arzu edilenden çok arzu etmeye aşığızdır” cümlesi birçok ilişkiye dönüp bakmama neden oldu. Sevmek sandığımız şeyin ne kadarının gerçekten karşıdaki insanla ne kadarının kendi eksikliğimizle ilgili olduğunu düşündüm. Evlilik görev sadakat gibi kelimeler bu kitapta kutsal kavramlar olarak değil sorgulanması gereken kalıplar olarak duruyor. “Görev dediğin şey, bazen kendini büyütmek için kullandığın bir kılıftan ibarettir” satırını okuduğumda kaç kez “sorumluluklarım var” diyerek kendimden vazgeçtiğimi fark ettim.
Kitabın en sert tarafı ölümle ve yaşamla kurduğu ilişkiydi. “İnsan, yaşamını tamamlayıp öldüğü zaman, ölüm taşıdığı dehşeti yitirir” cümlesi benim için kitabın omurgası gibiydi. Çünkü burada ölüm yüceltilmiyor tam tersine yaşanmamış bir hayatın tehdidi olarak gösteriliyor. Asıl korkunç olan ölmek değil yaşayamadan ölmek. Kitap bana şunu hissettirdi. Ölümden korkmamızın sebebi hayata doyamamış olmamız.
Yalnızlık meselesi de bu kitabın en ağır yüklerinden biri. “Ben hep yalnız biri olarak kalacağım, ama bunda fark var yaptığım şeyi seçmek” cümlesi de yalnızlığın kader mi yoksa seçim mi olduğuna dair çok net bir ayrım yapıyor. Yalnızlık burada bir mağduriyet değil bilincin bedeli. Ama bu bedel de romantize edilmiyor. Kitap yalnızlığı kutsamıyor yalnızlığın ne kadar ağır bir yük olduğunu dürüstçe gösteriyor bizlere.
Bu kitabı bitirdiğimde kendimi daha iyi hissetmedim ama daha dürüst hissettim. Daha az kandırılmış daha az uyutulmuş hissettim. Bu yüzden bu kitap “iyi hissettiren” kitaplardan değil ama iyi uyandıran kitaplardan. Herkese iyi gelmez hatta bazı insanları çok rahatsız eder. Ama doğru zamanda okuyan birinin hayatında sessiz ama kalıcı bir iz bırakır.
Son olarak şunu söylemeden bitirmek istemiyorum Irvin D. Yalom’a insan ruhunu bu kadar cesurca bu kadar filtresiz ve bu kadar insani bir yerden yazdığı için gerçekten teşekkür etmek istiyorum. Bu kitabı yazmak bilgi değil cesaret ister. Ayrıca kitabın ismini veren bu derinliğin doğmasına ilham olan eşine de sonsuz saygılarımı ve teşekkürlerimi sunuyorum. Çünkü bazı kitaplar yalnızca yazarın kaleminden değil iki insan arasındaki derin bir bağdan doğar.
Bu kitap bitti ama etkisi bitmedi. Ve sanırım en kıymetli kitaplar tam da böyle olanlar.