·576 syf.····Okunma: 31 Aralık 2025 00:01 Hikayemiz ana karakterimiz Mila’nın görevli olduğu kütüphanenin kitaplarının askerler tarafından toplanmasıyla başlar. Mila ne kadar öğrenmeye çalışsa da kitapların neden toplatıldığını öğrenemez ve askerlerin ağzından laf alamaz. Çok geçmeden askerlerin üstünü kapatmaya çalıştığı şeyi kendi keşfeder: Mavella isimli bu küçük köye bir Pegasus gelmiş ve büyük bir tedirginliğe neden olmuştur.
Mila tesadüfen varlığını fark ettiği bu pegasusla kısa sürede bir bağ kurar, öyle ki daha birkaç gün önce hayatına giren bu büyüleyici varlığın yokluğunun düşüncesi bile onu boşluğa sürükler. Ancak bu mutluluğu kısa sürer çünkü köyü Mavella, bir feniks tarafından yakıp yıkılır.
Köyünün yakılmasının ardından Mila’nın dostu olan Pegasus onu apar topar kendine ait bir diyara kaçırır, Volante’ye. Feniksin de ait olduğu bu dünya Mila’ya tamamen yabancıdır ama gidecek başka bir yeri yoktur ve feniksin binicisini bularak yok olmuş evinin intikamını almak istemektedir. Dolayısıyla oraya uyum sağlamaya ve hakkında hiçbir şey bilmediği Volante evreni hakkında her şeyi öğrenmeye çalışır.
Uzun bir süreçte okuduğum bir kitaptı görebildiğiniz üzere. Bunun bir nedeni arkadaşlarımla beraber okumam, diğer nedeni de biraz kitapla alakalı. Kitabı genel olarak sevdiğimi belirtmek istiyorum her şeyden önce. Okurken bazı notlar aldım, şimdi sırasıyla artılarından ve eksiklerinden bahsetmek istiyorum.
Hoşuma Giden Noktalar:
İlk olarak Pegasus teması bence gayet özgün. Aylar önce biri benden unicorn temalı kitap önermemi istemişti (hâlâ o kişiye kitap öneremediğim için dertli olduğum belli oluyor mu) ve o kişi sorana kadar atlar üzerine yazılmış bir fantastik kurgu okumadığımı fark etmemiştim. Hatta bu temaya sahip kitap da duymadım??? (İlkokuldayken okuduğum Tekboynuz Vadisi alınma cnm). Dolayısıyla yazarın tema seçimini takdir ettim.
Diğer bir husus evrenin günümüzde basılmış birçok kitaptan daha detaylı işlenmesiydi (özellikler yerli yazarlar bazında bakarsak). Bu demek değil ki evren inanılmaz derecede başarılı, beni tatmin etmeyen kısımlar vardı elbet ama şimdi onların sırası değil. Yine de günümüzdeki birçok kitaptan daha detaylı şekilde oluşturulmuş ve oturmuş bir evrene sahipken kitabın popüler olmaması beni biraz üzdü.
Sürekli olaylarla hikâye dinç tutulmaya çalışılmıştı. Bu nasıl olsa giriş kitabı; işte her kitapta yapıldığı gibi sadece evreni anlatayım, karakterin akademideki hayatını, kendini kanıtlayışını yazayım gibisinden şeyler ÇOK ŞÜKÜR Kİ YOKTU GERÇEKTEN BIKMIŞTIM HER KİTAPTA AYNI ŞEYLER. Aynı anda hem evreni tanıdık hem de bolca olay okuduk.
Yunan mitolojisinden faydalanan bir kitaptı. Şunu söylemek istiyorum ki mitolojiyi kitaba güzel yaymıştı Almina. Birçok yazar Yunan mitolojisi denilince kitaplarında belli başlı tanrı ve tanrıçaları ekleyip geçiyor maalesef. Başta bu kitap da öyle olacak sandım ama sonradan detaylar ve farklı mitolojik yaratıklar eklendi, bundan baya memnunum açıkçası. Her kitapta Yunan mitolojisi yazılmasından şikâyet edecektim ama pegasuslar zaten Yunan mitlerinde varmış o maddeyi siliyorum ehe.
Sabır Taşına Dönüştüğüm Noktalar:
İlk 100-200 sayfa boyunca kitap baya Dördüncü Kanat… hmm… tam çakması değil de baya esinlenilmiş gibi geldi. Sanki yazar Dördüncü Kanat’ı okuyup çok beğenmiş ve “Ejderhalar olmasın pegasuslar olsun,” demiş gibiydi. Tabii Almina Dördüncü Kanat okumuş mu bilmiyorum takip ettiğim biri sayılmaz. Ama bu benzerlikler gittikçe azalınca artık her kitap birbirine benziyor diyerek görmezden gelmeye çalıştım.
Buradan sonraki şikayetlerim daha kişisel ve benimle alakalı ama eminim ki benim gibi hisseden birileri olacaktır.
Öncelikle evren ve kurgu ne kadar güzel olursa olsun olay örgüsü fazla tahmin edilebilir. Ters köşelerden tutun da herhangi bir olaya kadar neredeyse her şeyi önceden tahmin edebildim. Böyle olunca bir sürü olay yaşansa da biraz sıkıldım çünkü takdir edersiniz ki o kadar sayfayı her bir bölümün sonunda ne olacağını anlayarak okumak pek zevkli değildi.
Diğer bir nokta da karakterlerin inanılmazzz derecede yüzeysel olmasıydı. Şöyle bir düşünüyorum ve kitapta sevdiğim bir tane bile karakter bulamıyorum. Nefret ettiğimden değil sadece sevilecek bir yanlarını bulamadım. Hepsi tek yönlü geldi. Lizge klasik neşeli saftirik eğlenceli karakter, Ayçin süslü kızımız, İz zaten badgirl River ise badboy. Üç tane asker yan karakterimiz var ve ship oluşturmak dışında bir halta yaramadılar daha. Mila da öyle çok bağlanılacak bir karakter değildi, acısını hissedemedim, aşkını, öfkesini, hırsını. Kız ağlamaktan geberirken güldüğüm sahneler vardı ÇÜNKÜ HİSSEDEMEDİM VE KOMİK GELDİ İŞTE.
Özellikle kızların dostluğu çok yapmacık hissettirdi. Bir anda arkadaş olduk BESTİESSS YEAAAAAH!! Durun hoppala önce bir tanışsaydık ya.
Erkek karakterden ayrı olarak bahsetmek istiyorum. River. AY NE KADAR UCUBEYDİ YA. Hani bize hiçbir zararı dokunmadı ama sevmedim. Çok yüzeysel, piyasadaki herhangi bir erkek karakterden farkı yok. Sürekli badboy havaları. Ben güçlüyüm, canavarlar beni büyüttü TMM SUS TEHLİKELİSİN. Travmaları olan herkes badboy oluyor da ben mi abartıyorum.
River’ın anlamsız bir gücü de var. Anlamsızda kastım zattiri zort saçma güçlere sahip olması değil de bu gücün aşırı derecede olması. Kitabın başından beri bizim kızı korumak için kaç tane yaratıkla dövüştü bir dk (şu an çetele tutmadığıma pişman oldum). Ve tamam ne kadar güçlü olursan ol, hem kas gücü hem de büyü gücü manasında, sen insansın? O kadar varlıkla dövüşüp hiç bitap düşmemesi hep güçlü durması, her dövüşü kazanması… Fantastik seviyorum ama abartmayalım.
Hani GERÇEKTEN bu olaydan bıktım ya. Bağlanabileceğim karakterler istiyorum, terminatör değil. Ne kadar eğitimli olursa olsun her insanın dövüş esnasında hata yapabilir, bu kusursuzluk çok saçma. Bunun da sonlara doğru biraz düzeltildiğini düşüyorum ama daha mantıklı yazılması gereken sahnelerin varlığını silmiyor bu.
River’la ilgili söyleyeceğim son şey de beni gülmekten kıran cringe aşk cümleleri. I’ll let the world buuuuurrrnnn FOR YOUUUUU. Yazarlar erkek karakterlerin âşık olduğu kanıtlamak için haddinden fazla edebiyat yapıyor. Tabii belli bir kesim de bu diyaloglara ohae deyip edit yapıyor yazarlar napsın. Tanıtım için de lazım belli şeyler.
Tüm bu dediklerimi tek bir maddeye bağlıyorum şimdi. Ben bu türde çok fazla kitap okudum. En kötü örneklerini ve belki en iyi örnekleri de. Yani her şeyin tahmin edilebilir olması, karakterleri yüzeysel bulmam birazcık da benle alakalı bir durum. 2 yıl önce falan okusam belki de kitaba bayılacaktım. O potansiyel gerçekten var. Ama şu anki ben bu kitabı yetersiz buldu. Türe hakimseniz ve fazlasıyla fantastik kitap okuduysanız tatmin olmayabilirsiniz. Ama türe yeni başlamış veya aşırı aşırı okumadıysanız kesinlikle tavsiye ederim.
Her türlü eleştiriyi bir kenara koyup söylemek istediğim son bir şey var. Şu an popüler olan (iyidir kötüdür ayrımı yapmıyorum) yabancı kitaplara genel olarak baktığımda bu kitabın onların taşıdığı birçok şeyi, hatta daha fazlasını taşıdığını düşünüyorum. Çok da eminim ki bu kitap yurt dışında çıkmış olsaydı şu an çok satanlarda olurdu. Ama Türkiye’deyiz işte, kendi yazarlarımıza değer vermiyoruz. Kadına şiddeti romantize eden, asker kurgusu adı altında askerliği gırgır şamata şeklinde gösterip, şehitlik kavramının değerini azaltan, başkalarının kitaplarını çalıp hâlâ “benzerlikler fazla ama çalmadım” diyen yazarları tepesine çıkarıp emek verip bir yerlere gelmeye çalışan yazarların yüzüne bakmaya bile zahmet etmeyen okurların ülkesiyiz.
Özetle; eleştirilecek çok nokta var ama kötü bir kitap değil. Seveceğinizi düşünüyorsanız mutlaka bir şans verin. Almina genç bir yazar ve eminim ki çok daha iyi yerlere gelecek.