Yu Hua’nın Yaşamak romanını okurken bir hikâye değil, bir ömür taşıdım içimde. Fugui’nin savrulan gençliğinden başlayıp elinde kalan son nefesine kadar uzanan o yol, bana hayatın ne kadar acımasız ama aynı zamanda ne kadar sıradan olduğunu hissettirdi. En çok da bu vurdu: Her şey olağanmış gibi oluyor. Felaketler bağırarak gelmiyor, usulca yerleşiyor.
Pirinç tarlalarının çamurunu, öküzle kurulan o tuhaf ama derin dostluğu, yoksulluğun içindeki sessiz onuru neredeyse koklayarak okudum. Fugui’nin başına gelen her kayıp bir öncekinden daha ağırdı ama o hiçbir zaman “isyan eden” bir kahraman olmadı. Sadece yaşamaya devam etti. Belki de romanın asıl gücü burada: Hayatın dramatik değil, inatçı oluşunda.
Beni en çok sarsan şeylerden biri, Fugui’nin çocuklarına olan sevgisini ifade edemeyişiydi. Özellikle oğluyla kuramadığı o sıcak bağ… Kız çocuğu olmanın zorluğunu çok konuşuruz ama bu kitap bana erkek çocuğu olmanın da nasıl sessiz bir yalnızlık taşıdığını gösterdi. Sevilip sevildiğini tam hissedememek… Sevginin var olup dile gelmemesi.
Her ölüm farklı bir yerden canımı yaktı. Ama yazar bunu gözyaşı sömürüsüyle yapmıyor. “Bak acı” demiyor, sadece gösteriyor. Ve sen okurken fark ediyorsun ki bu acılar hayattan kopuk değil,tam aksine hayatın kendisi.
Kitabı bitirdiğimde içimde bir gedik açıldı. Bu gedik çaresizlikten çok kabullenişti.
Yaşamak bana şunu öğretti: İnsan bazen mutlu olmak için değil, sadece hayatta kalmak için yaşar. Ama bu, yaşamayı daha değersiz yapmaz.
Bu roman bana büyük cümleler kurdurmadı.
Sadece susturdu.
Ve uzun süre içimde kaldı.