·208 syf.····Okunma: 14 Ocak 2026 15:53 Kitabın konusu çok güzel ve ilgiye mazhar; lakin yazarımızın tarihsel gerçekliklerden yola çıkarak bunun iki yazarın eserlerine yansımasını ortaya çıkarma iddiasını, kitabın içerisinde çok da gerçekleştiremediğini görüyor ve havada kaldığını hissediyoruz.
Yazarımız, kitabın başlığı ve tezinin konusu gereği iki yazarı ve sadece 1930–1940 yılları arasındaki eserlerini göz önünde bulundurarak yaptığını ve alanı daralttığını, bunun zaman ve imkân bakımından gerekli olduğu hususunu çizmiş; ama bence birçok şey havada kalmış durumda.
Kemalizm denilince akla ilk gelen figür doğal olarak M. Kemal; lakin yazarımızın doğrudan sadece bir yerde alıntı yapmış olması ve belli noktaların dışında Kemalizmin baş aktörü M. Kemal ile ilgili detaylı tahlillere girişmemesi dikkat çekicidir. (Peyami Safa’da olmasa da Falih Rıfkı Atay’da Atatürk anlatısı var; ama yine de kısmi kalıyor.)
Kitabın giriş kısmında AK Partili bir belediyeyi eleştiriye tutması ve bu kitapla konu ve bağlam bakımından hiçbir alakasının olmamasına rağmen bunu yapmış olması; “ben gerici ya da yobaz değilim, hele AK Partili ya da sağcı hiç değilim” demenin bir başka türlüsü. Kitap içerisinde de ifade edildiği üzere, dediklerinizden çok bazen ne demedikleriniz de çok şey anlatır. Yazarımız daha kitabın başında “ben bunlardan değilim, olur da biri kitabımı okur da beni Kemalizm düşmanı, Atatürk düşmanı falan diye yaftalar” korkusundan, siz söylemeden ben söyleyeyim der gibi açıkça itirafta bulunmuştur.
Belki de bu korkudan olacak ki M. Kemal ile ilgili doğrudan tahlillere girişilmemiş ve verilen doğrudan alıntı da Cumhuriyet’in ilk yıllarına ait olan, maslahat icabı söylendiği çok belli olan ve ilerleyen tarihlerde bunun aksine açık açık pek çok şey yapılmasına rağmen tercih edilmiştir. Bu alıntının, 1980’li yılların sonrasında geliştirilen ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan şeyleri aklama çabasının ve Türk-İslam sentezinin bir numunesi olduğunu düşünüyorum; başta dediğim gibi, bir korkunun gereği olarak da yapılmış olabilir.
Aynı durum ve korkuyu Falih Rıfkı, Dünya Yayınları’ndan çıkan Çankaya kitabının başında Atatürk ile ilgili yazdığı şey üzerine karakola çağrılarak uyarıldığını ve mahrem bilgileri halka anlatmamasının istendiğini ifade eder.
Yazarın da ifade ettiği gibi, Atatürk’ü Kurtuluş Savaşı’ndan beri yanında olan ve ölümüne kadar da birlikte olan kişiye bile sansür uygulanırken ve korku duvarları örülürken; üniversitede bulunan bir araştırmacı nasıl korkmadan, açıkça bazı şeyleri ifade edebilir ve özgür bir şekilde fikirlerini belgeler ve veriler üzerinden objektif değerlendirmeye tabi tutarak ortaya koyabilir?
Başta ifade ettiğim havada kalmanın asıl kaynağının bu olduğunu düşünüyorum.
Suya sabuna dokunmadan, kırmadan kırılmadan bir şeyler yapılmaya çalışılmış; tebrik etmek gerekir, çok güzel ve başarılı. Ama olması gerekenden çok uzak, zayıf ve eksik.
1930–1940 yıllarındaki havayı tam olarak ciğerlerimize çekemediğimiz için ve seçmeci bir şekilde olay ve olgular önümüze koyulduğu için; farklı kaynaklar ve düşüncelerle karşılaşmadan kabul ettiğimiz şey, bize hakikati değil, hakikatin örtülmüş yüzünü gösterebilir. Bu handikabı göz önünde bulundurarak kitabı okumak gerekir (bu durum bütün kitaplar için geçerli).
İki yazarın ve Kemalizmin halka olan bakışını eksik yansıttığını düşünmekle birlikte; millete anlatılan şeylerin aksine, bunu böyle bir usulle yalanlaması takdire şayan ve tekrar tekrar tebrik edilmesi gereken bir durumdur.
Özellikle kitabın sonunda ve Falih Rıfkı Atay’ın Roman adlı romanından yola çıkarak Kemalizmin ve temsilcisinin, kalemşörün kadına olan bakış açısının enfes bir şekilde anlatılması, bu kitabın handikabını biraz olsa da dengelemiştir.
Bu kitap, yakın tarih ve gerçeklere meraklı olan herkesin okuması gereken bir giriş kitabı niteliğindedir. Okuyun, okutun, vesselam.