John Steinbeck, bu kısa hikâyeye o kadar çok duygu ve yaşanmışlık sığdırmış ki… Üstelik aralarında hiçbir kopukluk olmadan, son derece etkileyici bir anlatı ortaya koymuş. Ben de İnci' yi bitirir bitirmez üzerimde bıraktığı etkiyi yazıya dökmek istedim.
Hikâye, geçimini inci avcılığıyla kazanan bir ailenin başından geçenleri anlatıyor. Ailenin babası Kino, eşi Juana ve bebekleri Coyotito bir kıyı kasabasında yaşıyor. Yaşadıkları bölge gelir sınıflarına göre ayrılmış durumda; onlar da komşuları gibi yoksul bir hayat süren tarafta yer alıyorlar.
Aile, her zamanki gibi bir güne uyandıklarını zannederken, evlerine giren bir akrebin bebekleri Coyotito’yu ısırmasıyla büyük bir endişeye kapılıyor. Juana, bebeği doktora götürmek istiyor. Kendisi, kocası ve buna tanık olan tüm komşular bunun neredeyse imkânsız olduğunu bilseler de, bir annenin yavrusu için her şeyi göze alabileceğinin farkındaydılar.
Kino ve Juana, içinde bulundukları şartların vehametini ve biricik oğullarının yaşayabilmesi umudunu bir arada taşıyarak inci avına çıkıyorlar. Bu zamana kadar görülmemiş büyüklükte bir inci buluyorlar. Şu ana dek gerçekleşmesine ihtimal bile vermedikleri tüm hayaller, incinin suretinde belirmeye başlıyor.
İnci, bu noktadan sonra birçok arzunun tetikleyicisi hâline gelir. Ne de olsa bugüne dek görülmemiş büyüklükte bir incidir bu. Hikâye bana, "bir şeyi arzulamanın" insan tabiatında hafife alınamayacak bir güç taşıdığını gösterdi. Arzu, eski dünyaları yıkabilen, yeni dünyalar inşa edebilen bir kudrete sahiptir. Ancak arzular yontulmayıp ham kaldığında, kurulan bu yeni dünya bizi kontrol duygumuzdan yoksun bırakır ve kendine bağımlı kılar. Çünkü zaten arzu ettiğin anda, o şey her neyse ona dönüşmüş olursun. Artık arzu ettiğimiz şey, adeta bizi arzular hâle gelir.
Bu durum ise insanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığında halledeceği bir meseledir. Hikâyenin bende açtığı en derin düşünce perdesi de tam olarak burası oldu.
Kitapta hoşuma giden bir diğer nokta ise, işaret edilen toplumsal eleştirilerin göze sokulmadan, asıl hikâyenin akışını bozmadan işlenmiş olmasıydı. Bu nedenle yazar, hikâyenin geçtiği yer ve zaman hakkında kısıtlı bilgi vermeyi tercih etmiş.
Kitapta toplumsal anlamda da dikkat çekilmek istenen birçok nokta var. Örneğin, insanın yalnızca kendi bireysel hayatından ibaret olmadığı, aynı zamanda bir toplumun parçası olduğu şu isabetli tespitle açıklanıyor:
“Kasaba denilen şey, bir sürü hayvana benzer. Tıpkı bir hayvan gibi onun da bir sinir sistemi, bir kafası, omuzları ve ayakları vardır. Her kasaba kendine özgü, benzersiz bir varlıktır; öyle ki şu koca dünyada birbirinin aynısı iki kasaba bulamazsınız. Duyguları da vardır bir kasabanın; an gelir, tüm kasaba halkı tek bir yürek gibi aynı hislerle çalkalanır.”
Bu nedenle İnci, bireyin yaşadıklarını yalnızca kendi arzu ve hareketlerinin bir neticesi olarak değil, bir toplumun parçası olmasıyla birlikte hayatının nasıl şekillendiğini de anlatır.
Hikâyede Kino ve Juana’nın ilişkisi de bence oldukça gerçekçiydi. Mükemmel olmasa da aralarındaki sevgi ve saygı bağları güçlüydü. İkisi de ne olursa olsun, kendi bildikleri yollarla sonuna kadar ailelerine sahip çıkıyorlar. Kitap boyunca bu bağlılıkları içimi ısıttı.
İnci, zengin betimlemeleri, tarafsız eleştirileri ve insandaki olduğu kadar toplumdaki zaafları da sade ama vurucu bir şekilde ele almasıyla, duygularımı adeta bir hamur gibi yoğurdu. Bende bıraktığı izleri çoğu okuyucunun da kendi içinde hissedeceğine inanıyorum.