Puan vermedi·517 syf.····Okunma: 04 Ocak 2026 05:32 Martin Eden aslında biraz otobiyografik bir romandır. Jack London’un hayatı ile örtüşen birçok ayrıntısı var. Aralarındaki en büyük fark, London’un sosyalist, Martin’in bireyci olması.
Martin işçi sınıfından gelen bir denizcidir. Zorluklar içinde geçen hayatı, onu kişisel gelişim anlamında oldukça geride bırakmış. Bir gün burjuvadan Arthur isminde bir oğlanı kavgadan kurtarıyor ve Arthur Martin’i teşekkür etmek için evine davet ediyor.
Her şey bu evde Arthur’un kardeşi Ruth ile karşılaşıp ona aşık olmasıyla başlıyor.
Martin, kendini bu üst sınıfa ait kıza layık görmüyor ama ona olan aşkı o kadar güçlüdür ki, ona denk olabilmek için kendini bir eğitim sürecine adıyor. Günde 18-19 saat kitaplara ve çalışmalara vakit ayırıyor. (Jack London’un da hayatında böyle bir dönemi olmuş. Günde 18-19 saat çalışarak ve kendini geliştirerek geçirdiği)
Kaydettiği gelişmelerden sonra, ünlü bir yazar olmak istediğine karar veriyor Martin. Bunun için çeşitli zorluklara katlanarak 2 sene boyunca çabalıyor ve bu süreçte Ruth ile nişanlanmayı başarıyor. Fakat Ruth, burjuvanın sınırlarının dışına çıkamıyor ve Martin’i ailesinin kabul edebileceği hale getirmeye çalışıyor. Babasının yanında sabit bir iş bulmasını istiyor ve Martin’in hayallerini desteklemiyor. Sadece Ruth değil, birçok insan Martin’in yazmasını doğru bulmuyor, onu sabit gelirli bir işe ikna etmeye çalışıyorlar hep. Martin’i destekleyen birkaç insan oluyor sadece.
Ruth daha fazla beklemiyor ve bir mektup ile Martin’i terk ediyor. Bu olayın üzerinden çok geçmeden Martin’in bir eseri keşfediliyor ve bir anda her şey değişiyor. İstediği üne kavuşuyor. Burjuva Martin’in yazdıklarını deli gibi okuyor ve dergiler, editörler Martin’in eserlerini almak için sıraya giriyor.
Burjuvadan herkes Martin’i yemeklere davet ediyor. Ruth Martin’e geri dönüyor. Fakat Martin bir kere anlam boşluğunun içine düştüğü için kabul etmiyor Ruth’un dönüşünü.
Kendini burjuvaya da işçi sınıfına da ait hissedemiyor. Hiçbir şey için hevesi kalmıyor. Aklında hep bir cümle yankılanıyor, “Ben açken neredeydiniz? O zaman da yazılarım aynıydı, ben aynı bendim, beni neden şimdi doyuruyorsunuz, ihtiyacım yokken..” bu düşünce Martin’i geri dönüşü olmayan bir karamsarlığa ve umutsuzluğa sürüklüyor.
Hissettiği acılar fiziksel değil, ruhsal acılar oluyor artık.
Tüm bunların sonunda Martin, insanlara zamanında verdiği sözleri tutup, yakınlarının hayatını güvence altına alıp kendi hayatına son veriyor. Denizden gelip denize gidiyor.
Martin Eden romanı aslında birçok konuyu barındırıyor. Ağır basan psikolojik yanları da var, kitaba zenginlik katan bilimsel ve felsefi yanları da var. Karakterin çabası birçok okuru motive edebilecek bir gelişim süreci.
Martin Eden, Jack London’un en sevdiği karakter olmuş. Karaktere hüzünlü bir son yazmasının sebebi ise London’un bireyciliğe ve Nietzsche’nin üstinsan tanımına eleştiride bulunmasıdır. Çünkü London sosyalisttir. Romanın sonu London’un vermek istediği eleştirel mesaja yöneliktir yani.
Sadece kendi kurtuluşu için çabalayan Martin, içine dahil olmak istediği burjuva toplumunun içyüzünü anlıyor ve yaşamak için nedeni kalmıyor. İntiharı, bireyciliğin yenilgisidir.
Çeviri ve notlar o kadar güzel yapılmış ki, Levent Cinemre’nin emeğine ve yeteneğine hayran kaldım. Jack London’un ve karakterlerinin ailesinden biri gibi olmuş adeta :)