Serenad kitabını yaklaşık bir saat önce bitirdim. Livaneli yine yapmış yapacağını. Okurken “hiii”, “aaa” gibi sesler çıkardığım, beni derinden etkileyen müthiş eserlerden biri oldu. Livaneli’nin İslam ve Müslüman kültürü hakkındaki bazı yorumlarına katılmasam da, özellikle Türkiye’de kadınlara sunulan hayat ve onları sıkıştırdıkları dar kalıplara dair eleştirilerini çok yerinde buldum. Bu satırları yazarken fonda Evgeny Grinko’nun Serenad parçası çalıyor. Elbette Max’ın serenad notaları olamaz ama bu nostaljiden de geri kalamazdım. Serenad, var olduğuna o kadar inandığım bir parçaydı ki… Kitabı okurken sürekli “Acaba nasıl bir ezgisi vardı, dinlemek nasıl olurdu?” diye düşündüm durdum. Ve tabii Struma… Bu kitap sayesinde öğrendiğim Struma’nın hikâyesi beni derinden sarstı. Kitabı kapatır kapatmaz Struma’yı araştırmaya başladım. Eski gazete arşivlerine baktım, bu olaydan nasıl bahsedildiğini merak ettim. 24 Şubat 1942 tarihli gazetelerin çoğunda Türkiye’de bir bomba patladığı, Alman elçisinin patlamaya yakın bir konumda olduğu ve çok şükür zarar görmediği haberi kocaman yer kaplıyordu. Yan tarafta ise küçücük bir bölümde, 768 yolcusuyla Struma’nın battığı yazıyordu. Ölüme terk edilen onca insan; Romanya’da, Almanya’da, Filistin’de, Türkiye’de yer bulamadığı gibi bir gazete sayfasında da zorla bir köşeye sığdırılmıştı. Hükümetler suçluydu. İnsanlık suçluydu. Elimizden gelmeyenler bile suçluydu. Beni en çok etkileyen bir diğer şey elbette Max ve Nadia’nın aşkıydı. Kavuşamayan iki âşığın hikâyesi her zaman hüzünlüdür ama bu bambaşkaydı. Var olduğuna bu kadar içten inandığım kitap karakterleri çok azdır (Nevzat Komiser gibi). Onların aşkı beni alıp bambaşka diyarlara götürdü. Türkiye’de yaşayan neredeyse her ailenin geçmişinde bir göç, bir afet, bir trajedi olduğunu bir kez daha fark ettim. Dün Hatay’daydım. Konteyner kentlerin içinden, enkazların yanından geçtim. Hâlâ umut kırıntılarıyla hayata tutunmaya çalışan onca insan vardı. Şu an yaşanan bu hayatlar, zamanı gelince birilerinin dedesinin hikâyesi, anneannesinin anısı olacak. Kitabı okurken şunu da düşündüm: İnsan, kendini ait hissettiği ve içselleştirdiği bir dini olmadan nasıl umutlu olabilir? Max ve Nadia’nın hikâyesi anlatılırken, diniyle ilgili içsel çatışmalar yaşayan Maya’yı düşündüm. İnsan ne uğruna işe gider, ne uğruna bir evlat yetiştirir? Ne uğruna para kazanır, sonra harcar? Para harcanır, çocuk büyür, insanlar ölür, işler ve aşklar biter… Peki geriye ne kalır? Ne kalıcıdır? Hiç gitmeyen, hiç bitmeyen nedir? Neden onca anı biriktirdim? Neden her yaşadığım olaydan ders çıkarmaya çalıştım? Neden daha iyi bir insan olmak için çabaladım, neden iyilik yaptım? İki nesil sonra mezarımın bile hatırlanmayacağı bu aldatıcı dünya için mi? İslam’ın kıymetini bir kez daha anladım. Rabbimin varlığına bir kez daha şükrettim. Varlığıma şükrettim. Elhamdülillah. Yazımı; Struma’da, Gazze’de, Doğu Türkistan’da ve daha binlerce yerde acı çeken insanların acılarının son bulması dileğiyle bitiriyorum. SerenadZülfü Livaneli