·238 syf.····Okunma: 05 Ocak 2026 20:22 Kitaba başladığımda ilk 50 sayfada kendimi yoğun bir sisin içinde buldum. Yazarın ne yaptığını, bizi nereye götürdüğünü anlamaya çalışırken aklımdan geçen tek cümle şuydu: "Bu adamın kafası benden daha karışık."
Ancak o sis dağılıp, Konstantiniye'nin o masalsı sokakları, lağımları ve tekkeleri belirginleşmeye başladığında anladım ki; İhsan Oktay Anar, edebiyatımızın Christopher Nolan'ıdır. Tıpkı bir Inception (Başlangıç) filmi izler gibi, rüya içinde rüya, kurgu içinde gerçek ararken buluyorsunuz kendinizi.
Yazar, Descartes'ın (kitaptaki adıyla Rendekar'ın) meşhur "Düşünüyorum öyleyse varım" sözünü alıp, "Düşlüyorum öyleyse varsınız" noktasına o kadar ustaca taşıyor ki, kitabı bitirdiğinizde elinizdeki gerçeklikten şüphe ediyorsunuz.
Bölümlerin kısa kısa (yaklaşık 10'ar sayfa) ayrılmış olması, kitabın o yoğun felsefi ve eski dille bezeli yapısını inanılmaz akıcı hale getirmiş. Otobüste, vapurda, hayatın gürültüsü içinde bile kopmadan okunabiliyor.
Ben Bünyamin'in yerinde olsam, babam Uzun İhsan Efendi'nin bir dahi mi yoksa zır deli mi olduğundan asla emin olamazdım. Ama yazarın bize sordurduğu asıl soru zaten bu: "Hangimiz bir başkasının rüyası değiliz ki?"
Başta çözülmesi zor bir düğüm gibi dursa da, sabredip o ipin ucunu çektiğinizde karşınıza muazzam bir kurgu ve "mutlu bir okur" çıkıyor.