SPOİLER İÇERİR!!
Hayatın Sessiz Defteri: Tarihi Hoşça kal Lokantası Üzerine
Bazı kitaplar vardır; kapağını kapattığınızda bitmez, aksine asıl o zaman başlar. Şermin Yaşar’ın Tarihi Hoşçakal Lokantası da tam olarak böyle bir kitap. Okurunu yalnızca öykülerle değil, hayatın içinden çekip çıkarılmış anlarla karşılayan; her satırında gündelik olanın içindeki derinliği fısıldayan bir eser. Yazarla ilk tanışmam Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu ile oldu. O kitap, bende bir kapı araladı. Tarihi Hoşça kal Lokantası ise o kapıdan içeri girip, insan hikâyeleriyle dolu bir eve yerleşmemi sağladı. Bu yüzden artık Şermin Yaşar’ın bütün kitaplarını okuma isteği, basit bir meraktan çok, bir tür vefa borcu gibi hissediliyor.
Bu kitapta anlatılan insanlar, herhangi biri değil. Onlar; mahallede selamlaştığımız ama hikâyesini hiç sormadığımız, yanından geçip gittiğimiz, çoğu zaman fark etmediğimiz hayatlar. Yazar, bu hayatları görünür kılarken büyük olaylara yaslanmıyor; tam tersine, küçük anların, sıradan gibi görünen durumların içini açıyor. Ve tam da bu yüzden okur, kendini bu öykülerin içinde yakalıyor.
Öykülerden birinde karşımıza çıkan bakkal, kitabın en çarpıcı imgelerinden biri. O bakkal sadece bir dükkân değil; mahallenin hafızası, yoksulluğun defteri, dayanışmanın sessiz tanığı. Şerife ablanın aşure yapmak için her şeyden “azar azar” alışı, o azar azarların deftere yazıldıkça nasıl büyüdüğü, hesabın uzadıkça uzaması… Bunlar yalnızca ekonomik bir durumun anlatımı değil; yoksulluğun matematiği, hayatta kalmanın ince hesabı. O defter, sadece borçların değil, insanların umutlarının, mahcubiyetlerinin ve birbirine tutunma çabasının kaydı gibi duruyor.
Topal Seyit’in hikâyesi ise insanın içini acıtan bir sessizlikle anlatılıyor. Küçük yaşta bacağını traktörün altında kaybeden bir çocuğun, büyüdüğünde komşusunun aldığı traktöre uzun uzun bakışı… O bakışta ne kıskançlık var ne de öfke. O bakış, yarım kalmış bir çocukluğun, koparılmış bir uzvun, hayatın adaletsizliğine söylenememiş bir cümlenin ifadesi. Yazar, bu sahneyi öyle yalın ama öyle derin anlatıyor ki, okur o bakışın ağırlığını kendi omuzlarında hissediyor.
Kitapta beni en çok sarsan öykülerden biri de Zenginin Kibri oldu.Sanki bugünün dünyasını anlatıyormuş gibi taze. Parası çikolataya yetmeyen çocukla, zenginin kibri arasındaki uçurum; yıllar geçse de kapanmayan bir yara gibi duruyor. 2026 yılındayız belki ama kibir hâlâ aynı, yoksulluk hâlâ aynı ve çocukların hayalleri hâlâ aynı yerden kırılıyor. Bu öykü, zamanın değişmediğini değil; adaletsizliğin ne kadar dirençli olduğunu gösteriyor.
Sıradan Anlar Fotoğrafçısı ise kitabın en incelikli, en naif öykülerinden biri. Kendine bir hobi bulan insanın, hayatı tutma çabası bu. Sıradan anları biriktirerek var olmaya çalışan bir ruhun hikâyesi. Okurken gözlerimin dolmasının sebebi, o fotoğrafların kendisi değil; o fotoğraflara tutunarak hayata tutunan insanın yalnızlığıydı. Yazar burada, sıradanlığın ne kadar kıymetli olabileceğini sessizce hatırlatıyor.Bu öyküde fotoğraf, bir sanat değil; bir tutunma biçimidir.Bazen umut, büyük sözlerde değil; sıradan bir fotoğraf karesinin içindeki küçük bir ışıkta saklıdır. Mutluluk her zaman yeniden başlamaz, bazen yalnızca yeniden fark edilir.
Onuncu yıl öyküsünde Şermin Yaşar, anneliği bir bayram gibi değil; bir eşik, bir kırılma anı olarak anlatıyor. Anneliğin çaresizliği ve umudu iç içe geçiyor. Bir annenin kalbi, bu öyküde hem korkuyla hem heyecanla atıyor. Anne olmanın yalnızca bir mutluluk değil, aynı zamanda sürekli bir endişe hâli olduğunu; sevmenin ne kadar savunmasız bir şey olduğunu hissediyoruz. Bu da öyküyü samimi ve sarsıcı kılıyor.Bazı kadınlar, anne olacaklarını öğrendiklerinde önce kendi annelerine sığınırlar. O ev, yalnızca bir ev değil; güvenin, geçmişin ve korunmanın adresidir. Fakat bu evde bir başka sessizlik daha vardır: yatalak bir anneanne, hayatın son durağında, yatağa bağlanmış bir hatıra gibi odanın bir köşesinde durur. Anne, hem annesine hem kızına bakar; üç kuşak, aynı evde, aynı kader çizgisinde buluşur.O evde sesler birbirine yaslanarak var olduğunu okuyoruz hikayede. Çok çok etkilendiğim bir öyküydü.
Tarihi Hoşça kal Lokantası, adını taşıdığı gibi bir vedalar kitabı. Ama bu vedalar gürültülü değil; usul usul, içten, sanki bir masadan kalkarken söylenen “hoşça kal” gibi. Şermin Yaşar, bu kitapta hayatın arka sokaklarını, görünmeyen yüzlerini, sessiz insanların hikâyelerini büyük bir şefkatle anlatıyor. Okur, bu öyküleri okurken kendini bir lokantada oturmuş gibi hissediyor; masaya gelen her hikâye ayrı bir tat, ayrı bir hüzün bırakıyor.
Bu kitap bana şunu düşündürdü: Edebiyat bazen dünyayı değiştirmez ama insanın dünyaya bakışını değiştirir. Tarihi Hoşça kal Lokantası da tam olarak bunu yapıyor. Ve bitirdiğinizde, siz de benim gibi, Şermin Yaşar’ın anlattığı insanlara içten bir veda etmek istemeden edemiyorsunuz.
Okumak isteyenlere keyifli okumalar Tarihi Hoşça Kal LokantasıŞermin YaşarSayenin Güncesi